Şarkı Söyleyen Kadınlar

Reha Erdem filmlerinin insanlarda uyandırdığı hisler uzun zamandır değişmeye başlamıştı. ”A Ay” ile başlayan ve ”Beş Vakit” ile son bulan ilk dönem filmlerinin topladığı övgü ve yergiler ile ”Beş Vakit” ile başlayıp ”Şarkı Söyleyen Kadınlar”a kadar süren ikinci dönem filmlerinin aldığı eleştiriler birbirinden çok farklı. ”Beş Vakit”in çapa görevi gördüğü ve her iki dönemden izler barındırdığı bu ayrımda ”sev ya da terk et” noktasında seyreden ikinci dönem eleştirileri belli açmazlarla sürmekte maalesef. Reha Erdem’in her filmine metaforlar üzerinden eleştiri getirmek ya da görüntü yönetimi ve ses kurgusu üzerinden övgüler yağdırmak pek sağlıklı değil. Hele ”Beş Vakit”in plastikliğine ses etmeyip ”Kosmos”un varoluşçuluğuna tav olunduktan sonra ”Jin”e ya da ”Şarkı Söyleyen Kadınlar”a burun kıvırma olayı var ki anlamak mümkün değil, o yüzden bu tarz hususlara değinmeden filmi ele almak daha sağlıklı olacaktır.

Reha Erdem, sinemamızda uzun yıllardır boş olan bir alana, Türk kültürüyle yoğrulmuş maneviyatı kendine mesel edinen bir sinemaya talip. Her geçen filmde daha da yüzeye çıkan ve alenileşen bu durum bir arayışın tezahürü aynı zamanda; ”Kosmos”u ararken kendi varlık problemini unutan ”Adem’in Yakarışı” bir nevi.  Erdem’in bu arayışta uğradığı duraklar arasında kafası en net filmi olan ”Şarkı Söyleyen Kadınlar ya da Adem’in Yakarışı”nın bile ontolojik açıdan birbiriyle çelişen önermelerle dolu olması, alınacak yollar olduğunu ve Erdem’in bu arayış sürecinde netleştirmesi gereken birçok hususun olduğunu göstermektedir.

Felsefi boyutu  ikinci defa bu kadar ön plana çıkartan Erdem, bir noktadan sonra yaşadığı ikilemleri çözmek yerine görmezden gelmeyi tercih ediyor. Scheler’in ”Geist” teorisi ve ”İnsan kozmozda bir mikrokozmozdur” önermesi üzerinden ilerlemeye çalışan film bu yaklaşımı içselleştirmekte sıkıntı yaşıyor. Scheler’in ”Vital tepki- İnstinkt- Hafıza- Zeka” diye dört hayat tabakasından oluşturduğu ve sonrasında bir yanı ”Hayat” olan Tanrı’ya ulaştırdığı ”Geist” teorisinin ilk kısmında, ”Geist”a ulaşmada, herhangi bir sıkıntı yaşamıyor. Tabakalar arasındaki geçişlerin yansımalarını doğru okuyan, substant ile zaman-mekan arasında bağı güçlü bir şekilde filmin ”Şarkı Söyleyen Kadınlar” kısmına  yaymayı başaran Erdem için işler bu noktanın ötesine geçmeye çalıştığında, ”Adem’in Yakarışı”nda sarpa sarmaya başlıyor.

Scheler ”İnsan nedir?” sorusuna verilebilecek üç temel cevabın birbiriyle çatışmasının önüne geçmek, insan hakkında herkesin birleşebileceği bir fikir oluşturmak amacıyla ”Geist” teorisini oluşturmuştur. Bu teori bir noktadan sonra çıkış noktasından uzaklaşarak cevaptan ziyade soru olmuş, geride bıraktığı soruların büyük çoğunluğuna getirilebilecek olası cevaplar ”Geist”ın kendisiyle çeliştiğinden bu sorular tali kalmıştır. Erdem bu teorinin getirdiği sorulara, ki soru olarak kalmaları felsefi açıdan da önemli, cevap aradığı ikinci kısımda sıkıntı yaşamaya başlıyor. Scheler’in çatışmasını önlemeye çalıştığı soruların hiçbiri İslami kökenli değilken bu sorulara İslamiyet üzerinden cevap verilmeye çalışılması, film boyunca başarılı bir şekilde ele alınan ”Geist”ın sarsılmasına neden oluyor. Türk kültüründe ve İslamiyet’te önemli yer kaplayan at ve geyik gibi figürlere – Geyik burada diğer anlamlarından ziyade ”yol gösterici” olarak kullanılmaktadır; Dede Korkut Hikayeleri’nde Bamsı Beyrek’i Banu Çiçek’in otağına götüren, Hun efsanesinde Hunları geçilemeyen bataklıktan geçirip İskit diyarına ulaştıran ya da Hz. Muhammed’in torunu Muhammed Hanefi’yi eşi Emine Hatun’a götüren hep aynı figürdür.- yüklediği anlamla Scheler’in vurguladığı insan-hayvan-doğa arasındaki metafizik farklılıkları nötrleştiren Erdem işin bu kısmındaki önermelerinde sıkıntılar yaşıyor.

Tüm bunlara rağmen diğer filmlerde içerikle buluşamadığı için sıkıntılar yaşayan üslup, ilk defa içerikle bütünleşmeye yaklaşıyor. Önceki filmlerde içeriğin bir adım önünde giden anlatı, aynı temposunu korumasına rağmen içeriğin gerisinde kalıyor ve bu durum önceki filmlerde olandan daha makul. Erdem’in niyetini iyice belli etmesi de işin bir başka boyutu. Yıllarca eksikliğini çektiğimiz bu mecranın doldurulmasına yönelik atılan her adımın takdir edilmesi gerektiği şu dönemde, kısır tartışmalar ve yüzeysel yargılarla Reha Erdem sinemasını değersizleştirmeye çalışmanın ihtiyacımız olan son şey olduğu gerçeğini idrak etmeliyiz bir an önce.

Bu yazı FikriSinema ekibine yeni katılan Tanju Baran tarafından kaleme alınmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir