Sarayın Gözdesi

Güç Tutkusu Bir Varlık Bir Oluş Değil Bir Kaderdir

2015 yılında vizyona giren The Lobster filminden itibaren alışılmadık hikayelerine Britanya’da devam eden Yorgos Lanthimos, bu sefer misafir olduğu Ada’nın tarihi ihtiraslarına The Favourite ile yeni bir bakış açısı getirmeye çalışıyor. 18. yüzyılın ataerkil Britanya’sında, dönemin kraliçesi Anne (Olivia Colman) ve onun yardımcıları arasındaki zıtlaşmaları grotesk bir üslupla sunuyor. Lanthimos diğer filmlerinin aksine, The Favourite’ın senaryosunun yazımında yer almadığı için grotesk bir anlayışla yarattığı öyküsel zenginliklerin bu filmde azaldığını söylemek mümkün. Yani izlerken aklınızdan ‘bu film tam olarak Lanthimos filmi havasında değil’ gibi bir düşünce geçerse filmin senaryosunu kendisinin yazmadığını hatırlamanızda fayda olabilir.

Yazının bundan sonraki kısmı spoiler içeriyor

Türkiye’de Sarayın Gözdesi adıyla vizyona giren Lanthimos’un kostümlü saray draması The Favourite’ın, dönemin Britanya’sını çok iyi tasvir ettiğini söylemeliyim. Politik bir bakış açısıyla okuyacak olursak, savaşların bol olduğu bu dönemde siyasi gücü eline almak adına kozlarını paylaşan iki partinin varlığını görüyoruz. Dönemin iki güçlü partisi olan *Whigler ile *Torylerin amansız mücadelesi, The Favourite’ta sarayın kadınları üzerinden verilmiş. Karşısındakini saf dışı bırakmak için yapacaklarının sınırı olmayan iki kadın, dönemin ataerkil sisteminin işlemesi adına en önemli iki silah aslında. Dolayısıyla bağlı oldukları politik görüşün lider olabilmesi adına eril güce hizmet eden kadınlar olduklarını söyleyebiliriz. Saraya bir iş bulmak ümidiyle gelen Abigail karakteri ise kendisi dışında herhangi bir tarafı desteklemiyor gibi görünse de bu iki parti arasındaki savaşta onun da söz sahibi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Fakat olayın iç yüzü bu olsa da filmdeki kadınların, erkeklere tam anlamıyla boyun eğdiğini söylemek pek tutarlı olmaz çünkü bu kadınlar, erkeklerin çocukça arzularından ya da basmakalıp düşüncelerinden sıyrılmış ve ülke idaresi üzerinde özgün düşünebilen karakterler olarak karşımıza çıkıyor.

Dünya tarihine bakıldığı zaman, veraset düzeni pek çok devlete büyük zararlar vermiştir. Tıpkı Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi devlet yönetiminden anlamayan ya da elindeki gücü farklı şekillerde kullanan yöneticiler Britanya’da da görülmüştür. Kraliçe Anne’i de böyle değerlendirmek yanlış olmaz. Devlet yönetiminden anlamamasının yanında halkından bihaber de olan bir kraliçeyle karşı karşıyayız. Halk, savaşların getirdiği fukaralıktan dolayı ekmek bulamazken, Kraliçe’nin fuzuili bir harcama olarak yeni bir saray yaptırması, topraklarında çıkan ayaklanmaların nedenini bilmemesi, ya da savaşların akıbetinden haberdar olmaması, siyasi yetersizliği ve yeteneksizliğiyle alakalı sorunlar ortaya çıkıyor. Kraliçe’nin durumu böyle olunca, kendisi bir kukla gibi oynatılmaktan kurtulamıyor. Kraliçe’ye arzuladığı şevkati verdikten sonra ülke idaresini eline geçireceğini bilen yancılar, bu amaç için kozlarını paylaşmışlar filmde. Bir tarafta Kraliçe’nin gözdesi olan ve devlet yönetimini elinde tutan Leydi Sarah (Rachel Weisz) var, diğer tarafta ise toplumsal tabakalaşmanın en alt sınıfında yer alan fakat hayatının gidişatını şansa bırakmayacak kadar akıllı bir kadın olan Abigail (Emma Stone). Bir kukladan farkı olmayan Kraliçe’nin iktidarını ele geçirmek için kıyasıya bir yarışa girişen bu iki kadın, Whigler ile Torylerin yansımaları gibi gözükse de bu noktada feminist bir okuma yapmak bana daha mantıklı geliyor. Hiçbir erkek gücünün bu iki beyne kafa tutamadığı sarayda, bir kadının rakibinin sadece başka bir kadın olabileceği düşüncesi benim pek hoşuma gitti. Filmde erkek karakterlerin, boş vakitlerinde hayvanları yarıştırması ya da çıplak bir adama meyve atarak onu dart tahtası gibi kullanması çocuksu yanlarını sembolize ediyor. Kadın karakterlerin ise bunun tam zıttı olarak silah kullanıp ata binmeleri saray otoritesinin kadınlarda olduğuna bir işaret. Bir bütün olarak incelediğimiz zaman erkek şımarıklığının aksine kadın oturaklılığının vurgulandığı filmde, bir eril zihninin dişil zihniyle yarışamayacak şekilde tasvir edilmesi gayet akla mantığa uygun. Çünkü 18. yüzyılın Britanya’sında ataerkil sistemden dolayı ön plana çıkamasalar bile kendi güçlerinin farkında olan ve feminist devrim düşüncelerini filizlendiren *Mary Wollstonecraft gibi yüce kadınlar yaşıyor.

Emma Stone’un canlandırdığı Abigail karakterine ayrı bir parantez açsak iyi olacak gibi çünkü motivasyonunu nereden aldığı belli olmayan bir karakter kendileri. Salt çıkarlarını düşünen ve planlarını uygularken kimin üstüne bastığını umursamayan bir kadın. Abigail’deki bu iktidar hırsı az önce de söylediğim gibi hayatını olabilecek en iyi yere getirmek güdüsüyle alakalı. Fakat bu uğurda kimseden çekinmemesi ve türlü entrikalarla kendi yolunu yapması saf kötülüğü (pure evil), bir bakıma insanın içinde doğuştan olan ve hiçbir anlamı veyahut nedeni olmadan yapılan, yapılacak olan kötülükleri getiriyor aklıma. Bunu örneklendirecek olursak, Leydi Sarah’ın koltuğunu kapmak adına ona olan sadakatinden ödün vermesinden ya da tavşanları önce seviyormuş gibi yapıp daha sonra onlara işkence etmesinden bahsedebiliriz. Ek olarak filmde her an hissettiğimiz eşcinselliğin, Kraliçe’nin yalnızlığı, kimsesizliği ve ilgiye muhtaçlığıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Kraliçe Anne, kişilik bozukluğundan doğan ilgi açlığıyla savaştığı için önüne gelen sevginin kimliğine pek aldırmıyor. Sarah ile Abigail’de ise durum biraz daha farklı. Sarah’nın evli olmasına rağmen eşcinsel bir kimliğe sahip olmasının nedeninin iktidar gücünü elinde tutmak olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Kraliçe’ye gerçekten değer veren, ona olan sevgisinin sınırlarını bilen, sırf onu pohpohlamak adına yalan söylemeyen bir yapıya sahip. Abigail için ise cinsellik bir araçtan fazlası değil. Çünkü ne Kraliçe’yle olan ne de evlendiği erkekle olan özel anlarında kendi zevkini düşünmüyor. Hayatının her anında amaçları, zevklerinin önüne geçen bir profil çiziyor.

The Favourite her anında gerebilen bir film. İki saat boyunca gerek müzikleri, gerekse karakter motivasyonlarıyla diken üstünde izliyorsunuz. Sevginin sınırları ve yarattığı doğal engeller üç karakter aracılığıyla olağanüstü verilmiş. Peki filmde tüm bunlar olurken hiç mi Lanthimos etkisi göremiyoruz? Lanthimosvari anlatım ne kadar minimalize edilmiş olsa da Sarah’nın suratına kan sıçraması ya da Abigail’in, çıkarları doğrultusunda kendi burnunu kanatması akıllara Dogtooth’u getirmiyor değil. Ek olarak kadın karakterleri canlandıran oyuncuların muazzam performanslarını unutmamak gerek fakat, Robert Harley karakteriyle karşımıza çıkan dünkü çocuk Nicholas Hoult’u da inanılmaz  buldum. Bu yılki ödül sezonunda esamesinin dahi okunmaması gerçekten ilginç. Uzun lafın kısası The Favourite’ı izleyip kolay kolay hayal kırıklığına uğrayacağınızı sanmıyorum. Ha ama tekrar hatırlatayım; Bu filmi Lanthimos yazmadı, aman unutmayın.

Whigler ve Toryler: 18. yüzyıl İngiltere’sinde parlamentodaki iki büyük gruplaşmadır. Tory’ler Kral ya da Kraliçeye bağlı olan muhafazakar kesimken Whigler azınlıkları destekleyen, halkın ve işçilerin sesi olmaya çalışan taraftı.

Mary Wollstonecraft: 18. yüzyılda ‘Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi’ adlı kitabı yazan ve feminist felsefenin kurucularından biri olarak görülen İngiliz filozof.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir