Paramparça

Fatih Akın Cephesinde Yeni Bir Şey Yok: In the Fade

(Bu yazı sürprizbozan içerir)

Ülke olarak, Fatih Akın’la imtihanımız devam ediyor. Duvara Karşı’yla (2004) radarımıza giren ve gurbetçi topçu misali “bizim evlat” muamelesi gören yönetmen, ülkemizde bir anda popülerlik kazanmıştı -ki mevzubahis popülerliği, Duvara Karşı’nın iyiliği kadar Sibel Kekilli faktörü de etkilemişti- fakat her ne kadar “bizden” öyküler anlatsa ve büyük bir kabul görse de, Almanya’ya ait bir sinemacı olduğunun altını çizerek “uzun vadeli” mesajlar vermeyi de ihmal etmiyordu. Bizse kendisini ve başarılarını uzun yıllar Türkiye sinemasının hanesine yazmayı tercih ettik, ta ki The Cut’a (2014), öküz ölene kadar… Ermeni tehcirini Türkiye’nin istediği yerin tam karşı cephesinden ele alan Akın, âdet olduğu üzere, bir gecede, özünü kaybetmiş bir Almancıya dönüştü bizler için. Üzerine, Suriye’nin Rojava bölgesindeki (eh, oradaki Kürtler bile üzerinde yaşadıkları toprakları “yön adıyla” anarken Batı Kürdistan isimlendirmesiyle kralcılık yapmanın âlemi yok) YPG’nin, IŞİD ile olan mücadelesini anlatan bir film çekeceğini belirttiği anda, Almanlıktan, vatan haini statüsüne indirgendi. Ortada bir senaryo bile yoktu ama sokakta gördüğü bir afişi sosyal medyadan paylaşması, itibarını iki paralık etmemize yetmişti. Ülkecek, tam Fatih Akın’ın boynuna yağlı ilmiği geçirip sallandırmak üzereydik ki, “balık hafızalı ve tutarsız bir toplum” olma özelliğimiz -çok şükür- devreye girdi ve iki “istenmeyen” filmin arasında çektiği In the Fade ile dünyanın en prestijli festivallerinden, yarışmalarından ödüller ve övgüler toplayan bu biçare yönetmeni, bir anda, tekrar “Türk sinemacı” olarak bağrımıza bastık. Bu ikircikli ve ayarsız tavrımız, ister Alman, ister Türk, isterse -fahri- Kürt sinemasına yazılsın, vasat bir yönetmen olduğu gerçeği değişmeyecek olan Akın’ın son eserinde, ironik şekilde, filmin ta kendisi olarak karşımıza çıktı. Anlaşılan o ki, kafası karışan sadece biz değildik.

Biçim olarak bir bütün oluşturmaktan uzak “aile”, “adalet” ve “deniz” başlıklı üç bölümlük hikâyeden oluşan In the Fade, bir Türk ile evli bir Alman’ın (Diane Kruger), eşi ve çocuğunu Neonazi saldırısında kaybetmesinden sonraki adalet arayışını ve hayata tutunma çabalarını odağa yerleştiren bir eser. Başlarken belirtelim, aslında bir Kürt’le evli bir Alman’ın (yine Diane Kruger) öyküsünü izliyoruz; kocası Türkiye’den gelme bir Kürt, hatta acı içinde evde oturan Diane Kruger’ı bir Kürt kanalını izlerken bile görebiliyoruz. Üç ırkın iç içe geçtiği bir yaşantıyı, üç farklı aşamayla anlatan Akın, ağızlara sakız olan “Türk gibi başla, Alman gibi devam ettir, İngiliz gibi bitir” sözünü kendi usulünce kılavuz edinerek, filmin iskeleti haline getirmiş: Alman gibi başla, Türk gibi devam ettir, Kürt gibi bitir…

In the Fade, yıldırım harekâtındaki Alman tankları gibi hızlı ve yüksek perdeden başlıyor; açılışta, hapishanedeki Nuri’yle (Numan Acar) Katya’nın (artık biliyorsunuz) evlilik törenini, düğün kamerasından izleyip bu kısacık sahnede karakterlerimize dair birçok fikir ediniyoruz. Akabinde birkaç yıl sonrasına atlıyor, Nuri’nin temiz hayatını, çocukla taçlanan sıcak aile hayatlarını kabaca görüyoruz. Ve hemen, patlayan bir bomba, ölen bir eş ve çocuk, yıkılan bir anneyle, eşle baş başa kalıyoruz. Tüm bunlar bir çırpıda oluyor, Fatih Akın hem hikâyenin hem de görsel dilinin temelini hiçbir fazlalık ve eksikliğe mahal vermeden, göz açıp kapatıncaya dek kuruyor. Bu noktadan sonra, karanlık ve kasvetli bir dünyanın içine çekiliyoruz; Katja’yı intikam yemini içen bir samuray gibi, sürekli karanlıklar içerisinde, bir başına dolaşırken görüyor, Akın’ın hikâyeyi kusursuz şekilde kucaklayan kamerası sayesinde çaresizliği, huzursuzluğu, öteki olmayı iliklerimize kadar hissediyoruz. Giriş kısmının sonuna geldiğimizde, ezelden beri azınlıkların, ötekilerin, topluma adapte olmayan insanların sözcüsü olan Akın’ın uzun bir aradan sonra iyi bir filmle karşımıza geldiğine ikna olmuşken, direksiyona Türk kimliği geçiyor ve kısa sürede yoldan çıkıyoruz.

Biz Türkler, ithal fikirleri severiz; Batı’nın ahlakı yerine tekniğini, fikirlerini aldığımızdan elimizdekiyle ne yapacağımızı bilemeyiz çoğunlukla. Fatih Akın da, nerdeyse tamamı mahkemede geçen tutarsız ve berbat ikinci bölümde, bizleri Hollywood’dan aşina olduğumuz bir adalet sarmalının ve arayışının içine çekerek, içindeki Türk’ü hiç kaybetmediğini “sakın yapma” nidalarına rağmen gösteriyor. Filmin tepetaklak gidişi, ikinci bölümle birlikte başlıyor; vahşi girişten sonra, dizilerden bildiğimiz yavan ve tatsız görsel dil ile bize özgü mantıksızlıklar içeren bir mahkeme faslı başlıyor ve film bir anda evcilleşiyor. “Hikâye nereye evrilecek, Neonaziler ceza alacak mı, mahkeme ölenler sırf ikinci sınıf vatandaş diye yaşananları yok mu sayacak” tarzı ucuz ve gereksiz sorgulamaları aralara hızlıca serpiştiren Akın; yıllardan beri mahkeme draması çekmek için yanıp tutuşan biri gibi, uzun uzun avukatları, tanıkları, hâkimleri konuşturarak filmi bir anda polisiyeye çeviriyor. Tabii inandırıcılıktan uzak bu sahte polisiye oyunu, korkunç mantık hataları nedeniyle filme dip yaptırıyor: Düşünün ki, 2016 yılında, Almanya’nın göbeğinde gerçekleşen bir saldırıda, bombalı bisikleti sokağa bırakan kimseyle tutuklanan zanlının aynı kişi olup olmadığını bulmak için kameralardan faydalanmıyoruz. Bisikletle şehir içinde dolaşan biri var, her taraf kamera dolu (ki son bölümde Yunanistan’a giden zanlılar “Almanya’da her tarafta kamera var, oraya dönmeyelim” tarzı cümleler kuruyor) ve biz bunun tespiti için sadece beyanlara bakıyoruz. Daha da korkuncu, sanki 1800’lü yıllardaymışız gibi, patlama esnasında Yunanistan’da olduğunu iddia eden zanlılar, kanıt olarak, bir otel defterini kullanıyor; altta kalmayan Katja’nın avukatı ise “araya sıkıştırmışlar, görmüyor musunuz” cevabını veriyor! Almanya’dan Yunanistan’a giden, birkaç gün orada kalan bir çiftin beyanını çürütmek veya doğrulatmak için teknolojiden faydalanmadığımız, ilkokul çocuklarını dahi ikna edemeyecek kadar saçma mahkeme faslının koca bir gelişme bölümünü teşkil etmesi, Fatih Akın’ın dedektifçilik oynamak için filmini ehlileştirmesi kabul edilebilir gibi değil. Tüm bu saçmalığın sonucunda zanlılar serbest kalınca da, suçu, tipik Türk refleksiyle dışarıda arayan yönetmen, hukuk felsefesini, hatta Antik Yunan düşünürlerini bile suçluyor. Hâkimlerin aksini düşünmelerine rağmen zanlıları serbest bırakmasını “şüpheden sanık yararlanır” ilkesiyle açıklatan Akın’ın “elimizde Iphone var ama koca ülkede kamera yokmuş gibi çek” tavrından doğan suçun ceremesini ise garibim hukuk felsefesi çekiyor.

Son bölümde ise, haksızlığa uğramış birinin, kişisel adaleti teskin etme çabasıyla karşılaşıyor ve “vigilante” mevzusuna dümen kırıyoruz. Burada ise, Fatih Akın’ın çevresinden emanet aldığı Kürt genleri devreye giriyor. Yüzyıllardır haksızlığa uğramalarına rağmen hala hakkın nasıl aranacağını öğrenemeyen Kürtler gibi, Katja da, bir başına Yunanistanlara gidip yanlışı yanlışla, üstelik kendisini de cezalandırarak düzeltiyor. Kendilerine ait topraklarda dâhi sözleri geçmemesine rağmen ezilen bütün halkların sözcüsü gibi davranan Kürtlerin hazin romantizmini andıran bu yaklaşım, benzer vıcıklıktaki romantik bir görsel dille birleşince, Diane Kruger’ın kendisini de Neonazilerle birlikte havaya uçurması, “filmin saçmalığına dair bir metafor olabilir mi acaba” sorusunu akıllara düşürüyor. Alman gibi başlayan öykümüz, Türk gibi saçmalayıp, Kürt gibi kendini yok ettiğinde, güzelim Akdeniz kıyılarının, mavi göğün, yemyeşil ağaçların bu insanlarla sınanacak ne günah işlediğini düşünmek dışında bir seçeneğimiz kalmıyor. Ah, Kürtlerin sıcak denizlere inme hayalinin, ırkçılara sarılarak kendini havaya uçuran Katja’yla birlikte yok olduğuna dair bir okuma seçeneği de, “deniz” başlığının etkisiyle, aklıma gelmişti tabii.

Fatih Akın, ciddi filmlerinde olumsuz manada, gayriciddî filmlerinde ise olumlu manada şirazeden çıkan bir yönetmen olarak, The Cut’taki kadar berbatlaşmasa da, ortaya koyduğu kötü yönetmen performansı ve vasat filmiyle, kendisinden polemik dışında bir şey beklemememiz gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor. Olaylara ezen ve ezilen gözüyle bakmasına rağmen, ırksal kategorizasyona maruz kalacağı gerçeğini kabul ettiğini ve içselleştirdiğini düşündürten bir eserle karşımıza gelen Fatih Akın’ın son filminin de elbette alıcısı olacaktır ama böylesine kafası karışık ve vasat bir eserle yüceltilme hakkaniyetsizliğini, kariyeri boyunca hak ettiğinden kat be kat fazla övgü alan Fatih Akın bile hak etmiyor.

1 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir