Para Avcısı

Martin Scorsese’nin Sıkı Dostlar ve Casino’nun yanına koyduğumuzda bir üçleme oluşturmaya fazlasıyla meyilli olan son filmi The Wolf of Wall Street (Para Avcısı), 90’lı yılların başında zekasını kullanarak Wall Street borsanına kafa tutan Jordan Belfort’un gösterişli, bir o kadar da para, seks, uyuşturucu ve alkol dolu kirli yaşantısının bir bölümüne ışık tutuyor. Bugüne kadar dört filmde bir araya geldiği Leonardo DiCaprio ile beşinci kez, oyuncunun son yıllardaki en iyi performansı eşliğinde bir araya gelen Scorsese, Hollywood’da yönetmen sineması namına kalan son denemelerden birine imza atıyor.

Belfort’un dilini kullanarak, yanına da birkaç arkadaşını alarak kurduğu borsa şirketinin hızlı bir şekilde yükselişi Para Avcısı’nın ilk yarısının tamamını, ikinci yarının da önemli bir kısmını domine ediyor. Scorsese ve senaryo kalemi Terrence Winter, tamamen karakter odaklı kurguladıkları hikayelerinde Wall Street işleyişi ve gereksiz gözlemlerle filmi doldurmak yerine biyografik yanı ağır basan, hiçlikten tekliğe yolculuk yapan bir adamın yükselişini ve çöküşünü anlatan bir eserde buluşuyorlar. Öyle ki yan karakterlere (Jonah Hill’in hayat verdiği Donnie Azoff dışında) hiç önem vermiyorlar; hikayede etkin rol oynayacağına inandığımız isimler zaman tünelinde öylesine akıp geçiyor ve görevlerini yerine getirdikleri için bir daha karşımıza dahi çıkmıyor. Bu noktada Scorsese’nin yönetmenlik becerileriyle senaryoya müdahilliği göze çarpıyor. Herhangi bir sinemacının elinde ucuz numaralar, klişe tespitler, duygu sömürüleri eşliğinde şeklini bulacak olan Para Avcısı, Scorsese’nin parmaklarında ulaşılması zor bir noktaya erişiyor. Belfort’un çöküş dönemine filminde çok fazla vakit ayırmayan yönetmen, seyircinin sempati beslemekte zorlandığı karakterinin gösterişli yaşantısında içten içe yok oluşunu resmetmeyi tercih ediyor. Üç saatlik sürenin önemli bir kısmında bu karakterin kendince kazandıklarını gözlemlerken, aslında ondan ne kadar nefret ettiğimizi anlıyoruz. Öyle ki kara talih gelip başına üşüştüğünde, ailesi paramparça olduğunda, arkadaşlık ilişkileri sona erdiğinde kendisine sempati beslemek için hiçbir haklı gerekçemiz kalmıyor. Scorsese de tam olarak bunu arzuluyor, Scorsese’nin filmde yaratmaya çalıştığı farklılık (ustalık da denebilir) tam olarak bu noktada patlak veriyor. Yönetmen her şeyden ve herkesten soyutladığı, her karede görebileceğimiz ve her hareketine an be an tanıklık ettiğimiz bu karaktere yüklüyor filmin yükünü. Yüklerken de alışılagelmişin aksine mide bulandırıcı bir tipleme yaratıyor. Buna rağmen güçlü bir karakter çözümlemesi seyrediyor oluşumuz da, bakışları, başından beri anlatmaya çalıştığım yönetimdeki başarıya kaydırıyor.

Film oldukça güçlü senaryosu ve en az onun kadar iddialı yönetiminin yanında başarılı bir kurguya ve oyuncu performansına sahip. Scorsese’nin uzun süredir birlikte çalıştığı Thelma Schoonmaker bu uzun filmi hangi noktalardan kesip birleştireceğini fazlasıyla iyi biliyor; öyle ki seyirciyi üç saat boyunca merakta ve ayık tutmayı rahatlıkla başarıyor. Performanslar açısından ele aldığımızda ise önümüzde parlayan tek şey Leonardo DiCaprio’nun karakteriyle tümüyle birleşmeyi ve bütünleşmeyi sağladığı oyunculuk işi karşımıza çıkıyor. Şahsen ben, çoğuna göre övgüyü hak eden Jonah Hill’in performansı için özel sözler sarf edecek değilim zira Hill ve hayat verdiği karakter, filmin (belli bir açıdan bakınca) tek yan karakteri ve buna rağmen Para Avcısı’nın bütününün ve DiCaprio’nun olağanüstü performansının yanında sönük kalıyor.

2011 tarihli Hugo’yu seyretmeden önce Scorsese’nin farklı sularda gezinmesinden endişe duyduğumuz; fakat seyrettikten sonra gezinse dahi ortaya her seferinde sinema tarihi açısından önemli eserler verdiğine tanık olduğumuz o evreden sonra Para Avcısı, usta yönetmenin geçmişteki ihtişamına (Hugo da fazlasıyla ihtişamlıydı, burada vurgulanmak istenen geçmişin kendisi) özlem duyanlar için paha biçilemez bir yapıt. Hollywood’da hala yönetmen sineması diye bir şey olduğunun tadını almak da tüm bunların ötesinde belki de.

Bu yazı FikriSinema’nın açılışı için Sinematopya blog sahibi Burak Hazine tarafından özel olarak yazılmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir