Öldürme Arzusu

Trump Döneminin Sembolü: Death Wish

Death Wish serisinin ve yeniden çevriminin nerede durduğunu anlamak için, öncelikle mevzubahis eserlerin hangi sosyo-politik iklimde doğma şansı bulduklarına bakmak gerekir, ne de olsa ilki Nixon, ikincisi Reagan ve yeniden çevrimi de, son filmden çeyrek asır sonra Trump döneminde arz-ı endam eden bir seriden bahsediyoruz… Aşırı sağcı, muhafazakâr, karşı kültür ve göçmen karşıtı politikaların zirve yaptığı dönemlerde filizlenen utanç verici söylemleri haklı, mazur ve elzem gösteren, Dirty Harry’yle (1971) birlikte ait olduğu dönemin bayrak eserlerinden kabul edilen Death Wish (1974) hakkında “ilk bakışta” olumlu konuşmak, hele içinden geçtiğimiz “politik doğruculuk çağında”, imkânsız. Yine de, bakış açımızı değiştirdiğimizde bambaşka manzaralar sunan orijinal Death Wish ile 2018 yılındaki yeniden çevrim arasında, Eli Roth’un “cesurca” sergilediği ürkütücü faşizanlıktan kaynaklanan, tarifsiz bir fark bulunduğunu da kabul etmek gerekir.

Orijinali ile yeniden çevrimi arasındaki farka geçmeden, Paul Kersey – yazının devamında kolaylık olsun diye orijinal serideki Charles Bronson ve yeniden çevrimdeki Bruce Willis’in isimlerini kullanacağım- kimliğine ve karşısına yerleştirilen “kötülere” bakmak gerekir. Charles Bronson, Vietnam Savaşı’nın, 69 kuşağının, karşı kültür hareketlerinin etkilerinden kendisini soyutlamış, liberal burjuvazinin yılmaz neferlerden olan bir iş adamıdır; sokaktaki Amerika’ya dâhil veya şahit olmadan, steril bir dünyanın içinde, ailesiyle birlikte mutlu mesut yaşamaktadır. Karısının market siparişindeki adresini görerek evine giren ve karısını öldürüp kızına tecavüz edenler, 69 kuşağının izdüşümü ve dönemin Cumhuriyetçilerinin, muhafazakarlarının görmek istemediği Amerika’yı temsil eden hippie’lerdir. Willis ise orta sınıfa mensup beyaz bir doktordur; Bronson’un aksine, “istenmeyen Amerika” ile sürekli temas halindedir. İş yerinde, gittiği restoranda, kırmızı ışıkta Trump döneminin istenmeyen Amerika’sını temsil eden evsizlerle, Meksikalılarla, Siyahîlerle karşılaşır ve konjonktüre uygun olarak, hippie’lerin yerini bu “kötü insanlar” alır; evine girerek karısını öldüren, kızına yaralayan Meksikalı bir çete olur. İlk filmde, birbirine yeterince temas etmeyen iki kesim söz konusuyken, ikincisinde birbiriyle dirsek temasındaki, aynı kamusal alanı paylaşan iki sınıf karşı karşıya getirilir, bu zıtlık üzerinden, ısrarla, beyaz tarafa, Willis’in sınıfdaşlarına “tehlikedesiniz” hissi pompalanır. Ve ilk filmin aksine, bu defa kötüler, organize halde ve silahlıdır… Filmin asıl sorunu da burada başlıyor. İlk filmde, kendi intikamını almak için yola çıkan ve bu nedenle silaha sarılan Bronson varken, bu defa, silahlı ve organize çetelere karşı “meşru müdafaa için silahlanmak zorunda kalan” bir Willis görürüz. Bu tercihiyle Eli Roth, Batı’daki en yüksek cinayet ve kasıtsız adam öldürme oranına sahip, nerdeyse her iki yetişkinden birinin silah sahibi olduğu ve okul baskınları başta olmak üzere silahlı saldırıların sürekli gündeme geldiği (Beyaz) Amerika’ya, “Meksikalılara ve Siyahîlere karşı ancak silahlanarak kendimizi ve ailemizi koruyabiliriz” mesajını, altını kalın kalın çizerek veriyor ve bireysel silahlanma destekçilerinin, NSA’nın rahatlıkla viral olarak kullanabileceği tehlikeli filmini, aldığı keyfi gizlemeye gerek bile duymadan, kucağımıza bırakıyor… Zaten başlı başına sorunlu “vigilante” kavramına bir de renkli silah dükkanı sahneleriyle bezeli “bireysel silahlanmaya evet” kampanyası eklenince, Eli Roth’un alıştığımız provokatörlüğünü bir adım öteye taşımak istediği ve ortaya koyduğu faşizmin aynı zamanda yılmaz savunucusu olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

Silahlanma viralinin yanında Eli Roth, ilk filmdeki “intikamı topluma yöneltme” durumunun üzerine bir de bireysel intikam hikayesi ekliyor. Bronson, evine giren insanlar yerine evine girmesi muhtemel insanları, karısını öldürenler yerine sokaklarda gördüğü potansiyel suçluları (!) vururken, Willis, bu ava ilave olarak evine giren herkesi tek tek buluyor ve çeşitli işkence yöntemleriyle öldürüyor. İlk filmde, aşırı sağcılığın yanında, empati kurulması zor ve vigilante kavramının sorunlarını deşmeye müsait bir hikaye varken, yeniden çevrimde doğrudan kısasa kısas mantığıyla ilerleyen, özdeşimi kolaylaştıran ve faşizmi meşrulaştıran biir hikaye inşa ediliyor. Öyle ki, Willis’in zanlılar dışında öldürdüklerinden biri, okullara uyuşturucu sokan, hatta satışına yardım etmeyen 11-12 yaşındaki çocukları bacağından vuran, tehlikeli bir siyahî oluyor. Anlaşılan Eli Roth, ideal bir Trump seçmeninin katarsisi için gerekli olan unsurları filme özenle yerleştirerek, faşizm anlatısını taçlandırmayı da ihmal etmemiş.

Tabii durum bunlardan ibaret değil; Eli Roth’un yaptıkları anlatmakla bitmiyor. İlk filmde Bronson’ın vigilante olduğu ortaya çıkınca, yetkililer “şehirdeki suç oranlarının düşmesini sağlayan” bu gizemli katile şükranı borç bildiklerinden, kendisine sadece gayrıresmi hicret telkini dışında bir yaptırımda bulunmuyorlar. Ve bu cezasızlık, örgütsel; güvenlik teşkilatının aldığı bir karar. Yeniden çevrimde ise, Willis’in vigilante olduğunu anlayan dedektif, kimseye bir şey demeden, inisiyatif alarak, “bir daha yapmayacaksın di mi evladım” tatlılığıyla olayı örtbas ediyor. Michael Winner, faili koruyanın devlet, güdülen politikanın da sistematik olduğunu vurgularken, Eli Roth durumu şahsileştiriyor, devletin kendisine ve politikalarına yöneltilecek eleştirilerin de önünü kesiyor. Bugün, Death Wish’i, amaçlanan o olmasa da, bir ifşa veya itiraf anlatısı olarak da nitelendirebilmemizin ana sebebini yok eden Eli Roth’un sahip olduğu bilinç düzeyine şapka çıkarmak lazım, geride iz bırakmamak için bile maksimum çabayı göstermiş.

Bazen, amaçlanan ile ortaya çıkan sonuç arasında devasa farklar olabiliyor; belki, Eli Roth’un yüksek sesle dile getirdikleri de, amaçlananın aksine, bambaşka sonuçlar doğurabilir, seyircide ters etki bırakabilir; bu noktada, filmden nefret etsem de pek karamsar değilim. Bu tarz filmlerin “hak ettikleri hakareti işittiklerinde” bir bilinçlendirme aracına dönüşme ihtimali bile var, en azından kendi deneyimimden yola çıkarak, bunun mümkün olduğunu söyleyebilirim çünkü orijinal seriyi sevmeme rağmen, Eli Roth’un faşizan şovu sayesinde, o dönemin ötekilerinin Death Wish ve Dirty Harry gibi filmler karşısında neler hissettiklerini anlama noktasında önemli mesafe kat ettim, hatta, Eli Roth sinemasının her tarafından fışkıran faşizme, sinemasal sebepler ve Tarantino zaafımdan ötürü yumduğum gözümü bile açmak zorunda kaldım. Cabin Fever’de (2002) 1980’lerin ahlaki kodlarına sahip çıkan, Hostel’de (2005) antikomünizm ve Doğu Bloğu kara propagandası üzerinden Amerikanın derin korkularını işleyen, The Green Inferno’da (2013) “Gezi Parkı eylemlerine katılanlara yüzer dolar vermişler” seviyesinde bir Greenpeace manzarası sunan, Death Wish’le muhafazakarlığı ve faşizmi alt metinlerden alıp ana fikirlere yerleştiren Eli Roth’la muhabbetimi kopartmak için kör göze parmak ve doz aşımından zehirlenen böyle bir film gerekiyormuş demek ki. Bir adet “öğrenmenin yaşı yoktur”, bir adet de “neye niyet neye kısmet” yazmak lazım tabelaya.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir