Natali Yeres Röportajı Bölüm 2

Natali Yeres ile yapmış olduğumuz röportajın ikinci bölümü de sizlerle:

Klip yönetmenlikleriniz de var. Belki kariyerinizin başında ama, kısa filmleriniz de var. Kendiniz yönetmenlik yapmayı düşünüyor musunuz? Kısa vadede ya da uzun vadede doğrudan o koltuğa oturma planınız var mı?

Eskiden vardı. Şu dönemde asla o koltuğa oturmam. Herkes film çekebiliyor. İyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum ve iyi bir şey gibi algılanıyor ama çok da iyi değil bence. Herkes film çekebilmeli, orada bir itirazım yok. Ama ben bu karmaşanın içinde kendimi göremiyorum. Böyle bir düşüncem şu an yok. Klip yönetmenliğini de hep istediğim şarkılara yaptım. Yani şöyle ki genelde caz klipleri çektim. Bir de çektiğim Mor ve Ötesi’nin ilk iki klipi var.

Tam olarak hangi klipler var?

Gürol Ağırbaş’ın Şelpe ve Afrika şarkıları var, Şelpe’de pek çok ünlü, Afrika’da da İzzet Kehribar’ın Afrika dia’larıyla AKM baş balerinlerinden Sibel Sürel vardı. Önder Focan’ın Bosna Herzegovina şarkısı var. Klipte Hande Ataizi ve Fikret Kuşkan oynuyor.  Mor ve Ötesi’nin ilk iki klibini de ben çektim. Yalnız şarkı klibinde Bennu Yıldırımlar kırmamış oynamıştı. Sonra da Güvenç’e kadar başka klip olmadı. Yani oldu bir iki çalışma ama onlar yayınlanmadı. Kısa filmin ticari karşılığı klip diye düşündüm ben hep. Kısa filmi çok seviyorum, hiç bağım kopmadı. Uzun yıllar bir dergide kısa filmle ilgili yazılar yazdım, Megamovie’de. Sonra bir sürü kısa film jüriliğinde bulundum. İstanbul kısa film günlerinde Hilmi Bey’e yardımcı olmaya çalışıyorum yani her ne yapıyorsa kısa film adına. Ve ticari karşılığı klip diye düşündüğüm için klip yönetmenliği yaptığım oldu. Gürol çok yakın arkadaşımdı. Benim kısa filmlerimin müziklerini Gürol yapmıştı. Onun için çıkan albümlerine ben klip çektim. Mor ve Ötesi’nin beyin tarafında yer alan Ali Soner vardır. Onun çocukluğunu bilirim.  Mor ve Ötesi ekibini bir gün bana getirdi. Yalnız Şarkı’ya klip çekeceğiz, sizin klibinizi beğendik dediler. El birliğiyle ve çok büyük bir keyifle Yalnız Şarkı’ya klip çektik. Sonra Sabahın Körü diye bir parçaya klip çektik. Ondan sonra Önder Bey’le tanışıyorduk zaten. O öyle bir ricada bulundu. Ona bir klip çektik. En son Güvenç’in klibine gelirsek; Güvenç’le Burgazada’dan arkadaşız biz. Ruhi’nin, eşimin çok iyi arkadaşı. Benim daha önce Zuhal Olcay’a çektiğim bir klip var, “Derdinde” diye, yayınlanmadı ama onu çok beğenmiş. Bana bir parça dinletti ve senin çekmeni istiyorum dedi. O zamana kadar da bizim Güvenç’le öyle bir sohbetimiz hiç olmamıştı. Benim de artık bazı şeylere inancım kalmadı ve yapmak istemiyorum. Yani hiç öyle bir hevesim kalmadı. Bayağı bir geri durdum aslında. Güvenç, ısrarla parçanın yeni versiyonunu yolladı. Odur budur derken sonunda Sonu Güzel’i çektik.  Asmalımescit’te Temel Apartmanı vardır, tarihi bir mekan. Binanın içini de dekore ettik. Hiçbir şey yoktu. Kristaller falan tek tek dizildi. Onun görüntü yönetmeni de kim biliyor musunuz? Rıza’da, Pus’ta, Saç’ta Tayfun’un bütün filmlerinde birlikte çalıştığı, şu ana kadar çekilen bütün filmlerinin kamera asistanı Andaç Şahan.

Birkaç defa asistanlarınızdan ve onlara emanet ettiğiniz işlerden bahsettiniz. Sinema dünyamıza kazandırdığınız ve yardımcı olduğunuz isimler de var. Bir usta çırak ilişkisi mi kuruyorsunuz? Asistan olarak yanınızda çalışan kişiyle bir hoca öğrenci ilişkisi tadı mı oluyor?

Estağfurullah. Öğrencilerim de oluyor bazen asistan olarak çalıştığım. Yani bu işi kim yapmak istiyorsa gerçekten bir film setinde bulunmak için; ”Ne olsa yaparım, sanatta da olurum…” diyorlarsa onu başka türlü yönlendirmeye çalışıyorum ama hakikaten sanat yönetmenliğini kafaya takan insanlar varsa ne geliyorsa elimden, benimle ya da bir başkasıyla çalışsınlar istiyorum, çünkü bizim işimiz çok geç fark edilmiş. 80 sonrası oturmuş bir birim ve çok az insan bunu hakkıyla yapıyor. Şimdi diziler çoğaldı. Çok iyi genç isimler var, yaşlı isimler var. Kimseye bir şey demek istemiyorum ama genellikle; ”Seni zevkli gördüm, giyimin kuşamın da çok şık. Hadi gel sanat yönetmenliği yaparsın.” diyerek insanları bu işe sokuyorlar. Bu iş böyle değil, bu işin bir matematiği var ve bunu anlayıp kafaya takan insanlara ne gerekiyorsa yapmaya hazırım. Çünkü hevesli olmak önemli ama neye hevesli olduğunu bilip bilinçli yol almak daha önemli. Mesela Akşehir’de yine danışmanlığını yaptığım Mavi Bisiklet diye bir filmin çekimleri yeni bitti. Mehmet Erenkaya, orada yine, yani biz beraber çalışıyoruz, asistan falan da demek hoşuma gitmiyor, arkadaş olamadığım hiç kimseyle çalışamıyorum zaten ve arkadaşlarımla bu işi nasıl paslaşabilirsem, -insan, arkadaşına yardımcı olmak ister- aynı şekilde gidiyoruz. Hocalık da hiç yapabileceğimi düşünmediğim bir işti, 10 yılı buluyor. Merak ettim ben, çünkü Türkçe kaynak yok, sanat yönetmenliğiyle ilgili olarak. Araştırıyorum, bakıyorum. Böyle sohbetlerde anlatmayı ve paylaşmayı da severim. Çenem düşüktür o anlamda. Dediler ki, sen çok iyi anlatıyorsun bunu workshop yapsana. Yok canım dedim ben böyle anlatırım workshop yapamam. Sonra Gezici Film Festivali’nde, Kars’ta ilk sanat yönetmenliği atölyesi yaptım. Daha başka isimler de vardı. İlk öyle başladım, sonra talepler arttı. Baktım ki paylaşabiliyorum ve bu konuda hakikaten bilgi eksikliği var anlatmaya devam ettim.

Sanat yönetimi hala yeterince bilinmiyor ve konuşulmuyor. Yavaş yavaş sanat yönetmenliği ya da bu tarz geri planda kalan kısımlar da konuşulmaya, ne kadar önemli oldukları ortaya çıkmaya başladıkça buradaki eksikliklerimiz gün yüzüne çıkıyor ve bu yaptığınız çalışmalar aslında bir boşluğu doldurma adına da önemli olabilir.

İnşallah. Daha çok doldurmaya çalışıyorum, daha çok araştırmaya çalışıyorum. Çünkü her hafta bir sınıfa ders anlatmam gerekiyor. Her sınıfta da aynı şeyi anlatmayı sevmiyorum. Çünkü her sınıfın ayrı bir dinamiği var. Benim için de değişiklik oluyor hani belki profesyonel işim hocalık olsaydı hep didaktik, aynı şeyi anlatırdım ama ben de başka bir şey yakalıyorum onlarda. Diyorum ki şunun üzerine gideyim, ben de araştırmaya devam ediyorum. Çok iyi geliyor bana da. Bizim iş aslında 80 sonrası, yani yönetmen sinemasının var olmasıyla beraber gündeme geldi. O da 80’lere denk gelir. “Bu bir Atıf Yılmaz filmidir”, “Sinan Çetin filmidir” ibaresinden star sisteminden yönetmen sinemasına geçtikten sonra bağımsız Amerikan filmlerinin örneklenmesiyle sanat yönetmenliği birimi de ihtiyaç olarak doğdu, fark edilir oldu. Benim araştırmalarım sonucu bu konuda en çok mesai harcamış kişi Atıf Yılmaz’dır. Belki de resim bölümünden mezun olduğundan dolayı; renkler, formlar onun için önemli olmuş. Bir sürü ismi sektöre sanat yönetmeni olarak kazandırmış veya ressamları, fotoğraf sanatçılarını o alanda çalıştırmış önemli bir adam. Atıf Bey’den 8 Mart’a da bağlarsak, kadın filmlerini Türkiye’de ilk gündeme getiren kişi olarak. Ondan sonra biraz kısır kaldığını düşünüyorum. Türk sinemasında kadın karakterler hep pasör gibi. Türk sinemasında kadın görüntü yönetmenleri çok az, Uzun metrajda işte Meryem Yavuz var, Deniz Eyüboğlu var. Başka da yok zaten.

Ama artık varlar diyebilir miyiz? Kadın yönetmenlerimiz de son dönemlerde arttı.

Şöyle bir cinsel ayrımcılık ne yazık ki var hala. Artık son dönemde olup biten birçok şey de bu durumu pompalıyor aslında. Bir cinsiyet ayrımcılığı var. Kadın işi, erkek işi. Sanat yönetmenliği hep kadın işi gibi görünür Ya da görüntü yönetmenliği erkek işidir diye bir şey yok aslında. Hepsinin bir matematiği var. O matematiğe kimin kafası çalışıyorsa o işi yapabilir ama setlerde bu ayrımcılık oluyor ne yazık ki.

Peki işiniz maddi açıdan tatmin edici mi?

İdi. Yani tatmin ediciydi diyorum ben. Filmde müthiş bir tatmininiz oluyor. Bu manevi bir tatmin. Önceliğiniz para değilse eğer. Benim önceliğim para olmadığı için sinema filmlerinde ben çok mutluyum. Aldığım paradan çok çıkan iş, yaptığım iş daha önemli. Ama bizde müthiş bir sömürü var. Ön hazırlıklarda, daha çok çalışıldığı halde, hep bir hediye etme durumu var. Ya yarım haftalık alıyorsunuz ya 10 hafta çalışıp 4 hafta parası alıyorsunuz, ki çok büyük şirketler yapıyor bunu. En iyi bir iki dizi şirketinde bile öyle bir bahtsızlığım oldu. Kalifiye eleman istemedikleri gibi fiyatınız yüksek geliyor ve bütün dekorlar kurulduktan sonra  bir şekilde sizi sınırdışı edebiliyorlar. Çok ahlaksızca. Bu benim başıma geldiği için demiyorum bir sürü insanın başına gelen şey. Dekoru kurduruyorlar, bütün mekanlar hazır oluyor, her şey hazır, ondan sonra mobing uygulanıyor, bir yıldırma yöntemiyle siz işi bırakıyorsunuz. Halbuki 10 hafta çalışıp 4 haftalık almışsınız. O haftalık da yarım haftalık, yanlış anlamayın tam haftalık değil. Ondan sonra bölüm başı anlaşılıyor. Birinci bölüm bir ayda çekiliyor. İkinci bölüm hadi 10 günde çekin, üçüncü bölüm artık bir hafta çekilip her hafta bir para dönecek diye düşünürken siz, “Baybay” deniliyor ve 6 ayınız böylece gidiyor, başka iş alamıyorsunuz bu arada. Bunu yapan şirketler piyasanın en iyi şirketleri, isimsiz şirketler değil. Daha fenası, iş güvenliğiyle ilgili. İş güvenliğiyle ilgili setlerde bir bilgi aktarımı yapılıyor, bir bilinçlendirme yapılıyor. Sözüm ona. Profesyoneller geliyor size eğitim veriyor birkaç saat. Fakat gerçekte yaşadığınız şartları onlara anlattığınız zaman şaşırıyorlar. Hiçbir iş güvenliğiniz yok. Ya da size çekim sürecinde sigorta yapılacaksa; yirmi bir gün mü çalışıyorsunuz, 10 gün yapılıyor. Başınıza talihsiz bazı kazalar geldiğinde onların iyi niyetine kalıyor artık. Yani şartlar çok kötü. İyi olacağına kötü oluyor. İyiymiş gibi oluyor ama gerçek bir denetimi yok. Yasal olarak, hukuki bir yeri olması lazım sinema çalışanlarının, sinema sektörünün. Yıpranma payı yüksek iş kolu diye geçiyoruz biz.  Menajerler var, oyuncu sendikaları var ama bunların hepsi makyaj gibi geliyor bana. Esas temel yok. Makyajın altı yara içinde. Ama makyaj üstte var. Bu işler denetlenmeli, bir kere bunun hukuki olarak olması lazım. Başka yol yok. Ondan sonra denetlenmesi lazım. Yani yirmi küsür saat çalışıyorsunuz siz, dinlenmek için size dört saat veriliyor. Dört saatin sonunda yine geliyorsunuz sette çalışıyorsunuz. Eve gittiniz, duşunuzu aldınız, yattınız, kalktınız, kaç saat?

Diziler sektöre para akışı sağlıyor, işin endüstri tarafı. Ancak bir yandan da sektörü baltalıyor diyebilir miyiz?

Endüstri yok ama! Endüstri yok, sektör yok, neyi konuşuyoruz? Türkiye’de sinema sektörü diyoruz, ağız alışkanlığı. Film endüstrisi diyoruz, nerede? Yok aslında. Bir illüzyon, bir yanılsama halindeyiz. Mış gibi, inanıyoruz olduğuna neredeyse. Her şeye inandığımız gibi. Başrol oyuncuları, yani bir ve ikinci derece rolü olanlar en azından maddi olarak tatminkar ücretler alabiliyorlar. Ama bunun cezası da bu olmamalı. İyi para alıyoruz deyip böyle çalışma şartları olmaması lazım. Ama teknik ekip tarafı her anlamda sömürülüyor ve susuyorsunuz, çünkü o kadar çok adam var ki hemen yeriniz dolabilir ve yapımcının baktığı kalifiye eleman olması değil ucuz eleman olması. Aslında o ucuz eleman ona çok daha pahalıya mal oluyor. Yani malzeme tanımıyor, çevresi yok, pratik değil. Benim 3 liraya mal edeceğimi 30 liraya mal ediyor ama ben 30 lira alırken o 3 lira aldığı için bu tercih sebebi olabiliyor. Tabi ki gençler olmalı ama kalifiye olmalı. Bu işe de zarar veriyor. O gençler de yazık, iki iş sonra sudan çıkmış balık gibi hem kendini sanat yönetmeni zannediyor, hem hiçbir şey bilmiyor ve bilmediğini söyleyemiyor.

Sinemamızda sansür var, kimse çok rahat hareket edemiyor. Bakanlık tarafından destek verilen ve verilmeyen filmler belli. Uzun vadede sinemamızın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Kısa süre sonra bir duraklamaya gireceğimizi düşünüyorum ben. Yeni yönetmenlerin, bağımsız film çalışmalarıyla  Türk sinemasında bir çıkış oldu, ama bu çokluğun bir duraklamaya gireceğini düşünüyorum. Çok film yapılıyor, ama iyi ve kalıcı olanlar o kadar da çok değil bence. Üstelik ilginç bir şekilde artık Amerikan filmleri değil Türk filmleri izleniyor. Bu iyi bir şey ama filmin nitelik nicelik meselesinde kalıcı ve sinema tarihinde yer edecek çalışmaların bir duraklamaya gireceğini ve sonrasında türk sinemasının yeni bir ivme yakalıyacağını düşünüyorum.

İran sinemasında sansür ironik ama olumlu etkiler göstermişti. Bizde de bazı yönetmenlerin bir tür çıkışı, kendilerini ifade edecekleri yeni bir anlatım, alan yaratacaklarını düşünüyorum. Yani olumsuz durumlar olumlu sonuçlar yaratabilir.

Çok teşekkür ederiz vaktinizi bize ayırdığınız için.

Ben teşekkür ederim çok keyifli bir sohbetti.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir