Natali Yeres Röportajı Bölüm 1

Filmografisinde çok değerli filmler olan sanat yönetmeni Natali Yeres’le 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde çok özel bir röportaj gerçekleştirdik. Sadece en son görev aldığı Yeni Dünya filmi üzerine değil, sanat yönetmenliği üzerine de, sinemada kadınların yeri üzerine de konuştuk. Her anlattığı o kadar değerli ki kesip kırpmaya gönlümüz el vermedi. Bu nedenle iki parça halinde yayınlayacağımız Natali Yeres Röportajı’nın ilk bölümü sizlerle.

Yeni Dünya son çalıştığınız film. Biraz ondan bahseder misiniz?

Yeni Dünya’da aslında ben danışmanlık yaptım. O yüzden son işim denemez. Son işim olarak “Balık” filmini söyleyebiliriz. Yeni Dünya’nın sanat yönetmenliğini daha ziyade asistanım Mehmet Erenkaya yaptı. Caner’i kısa filmlerinden ve öğrencilik yıllarından tanırım.  Bizim oradan başlayan bir bağımız var. Bu filminde de bir şekilde bulunmamı istediğini söyledi. Ben de şartlarımı zorladım, ancak danışmanlık yapabildim. Çünkü onun çektiği tarihte, başka bir çalışma da yapmaktaydım. Aynı anda onun çekimleri vardı. Bu yüzden. Yine kendi ekibim oradaydı, bütün dekorları ben kurdum, İşten ziyade bir gönül bağıydı.

Sizin sanat yönetmenliği yaptığınız birçok filmde; Tayfun Pirselimoğlu’nun ölüm üçlemesi Saç-Pus-Rıza gibi, Derviş Zaim’in Nokta filmi gibi ya da Bornova Bornova gibi, genellikle dış alan kullanıyorsunuz. Aydınlıkta, kalabalıkta, çekimi zor sahnelerin fazlalığı dikkat çekiyor. Dışarıda geçen sahneler oldukça fazla ve iç mekanlar da birbirine benziyor. Genel olarak tasarım anlamında da zorlar. Hep aslında bir denge var, devamlılık var. Hepsinde bunların olması, yönetmenlerdeki auteur’lük gibi bu da sizin devamlılığınız mı?

Ben de şimdi fark ettim. Dışarıda ne yapıyorsunuz gibi bir soru da sorabilirsiniz bana. İç mekanda kullanıyorum elbette. Bornova Bornova’da mesela kızın evi var, o evi baştan sona tasarladık. Kavganın olduğu, o en can alıcı sahnenin çekildiği bakkal önünde de bir düzenleme var ama kendini hissettirmiyor. Yıkık dökük bir duvar var, o duvar yoktu onu biz yaptık. Çünkü orada işlevsel bir alan gerekiyordu, oturacakları, kalkacakları, kendilerine bir yaşam alanı Oluşturacakları bir yer gerekiyordu. Rıza’daki bütün mekanlar, otelin içi gibi, tamamen tasarlanmış; kahvehane doğal bir mekan ama içerisinde düzenlemeler yaptık. Tabi ki Hollywood’daki gibi dekorlar kurmuyoruz ama bazen bazı şeyleri eksiltmek bazı şeyleri eklemek gerekiyor. Çöp konteynırı eklemek gerekiyor belki ya da orada kötü görünen bir doğalgaz borusu varsa çıkartmak gerekiyor ki Türkiye mimarisi böyle bir şey. Bornova Bornova’daki bakkalda ürün yerleştirmesi gibi görünmemesi için etiketlemeler yaptık. Nokta, baştan sona Tuz Gölü’nde geçiyor ama hat sanatçısının alanını, çardağı ve merdiveni biz yaptık. Tuz Gölü’ne indikleri bir merdiven var, öyle bir merdiven yoktu orada. Ve tüm bunların doğal görünmesini sağlamaya çalıştık. Pus’ta hem Reşat’ın evi hem kadının evi sıfırdan yapılmıştı, ama mesela tekstil atölyesi ve market, var olan yerlerdi, oralarda küçük düzeltmeler, aksesuarlarda tercihler yaptık. Reşat, kasetçide çalışıyordu, orayı da İMÇ’de boş bir dükkan kiraladık ve sıfırdan yaptık. Balık’ta da birçok şey sıfırdan yapıldı. O merdivenler yine, ev sadece döküntü bir inşaattı, orası da yapıldı. Aslında benim işim, kendini belli etmediği zaman, ve projeye hizmet ettiği sürece doğru servis veriyor. Ama ben de farkında değildim, dış mekanlar ağırlıktaymış benim işlerimde.

Peki bu sizin bir özelliğiniz mi yoksa yönetmenlerle işbirliğinin doğal sonucu mu?

Bu hikayenin gerekliliği ile ilgili bir şey. Yani ben kaç mekan hazırlanması gerekiyorsa bir döküm yaparım, iç mekanlar, dış mekanlar… Aslında dış mekan çok gibi görünse de Tayfun’un filmlerinde dış mekan o kadar da çok değildir. Dışta olaylar, cinayetler, kilit sahneler olsa da genelde HİKAYE  içeride geçer.

İzleyici bir filmde sanat yönetmenliğini nasıl okumalı?

Dramaturjik bir metin olmadan, sanat yönetmeni, oyuncu veya yönetmen bir filmde iş yapamaz. Çünkü senaryoda hiç bahsi geçmeyen detaylar önemlidir. Karakterin eğitim durumu, sosyoekonomik seviyesi, ilgi alanları, ahlaki değerleri, inançları gibi birtakım değerleri filmde olmayabilir. Ama biz bunları bilmeliyiz ki, o karakterle iglili bir dünya yarattığınızda tüm bunlar yerine otursun. İzleyici de izlerken gözüne batmamalı. Bazen öğrencilerin çektiği kısa filmler ya da bazı filmler şu zafiyeti gösteriyor, yanılgıya düşüyorlar. Diyorlar ki, “Ben yaşamın ta kendisini çekeceğim, hayatta ne varsa onu çekeceğim.” Bir belgesel mantığı gibi. Ama bazen hayattaki gerçek o kadar abartılı ki, siz onu filme koyduğunuz zaman gerçekliğini koruyamıyor ve film kendi gerçekleğinin dışına taşıyor. Mesela Nokta’yı çekerken civar köyleri gezmiştim, bazı aksesuarlar alabilir miyiz  diye. Dıştan bakılınca düşük gelir seviyeli olduğunu düşündüğümüz bir eve girdik. İçeride plazma televizyon, kristal avize ve laptop vardı. Şimdi hayatın gerçeği bu, dışı böyle içi böyle. Siz düşmüş bir hayatın hikayesini o evde anlatırsanız kimseyi ikna edemezsiniz.

Kurmaca bazen daha gerçek olabiliyor mu?

Kurmaca, gerçek olmalı zaten. Her film kendi gerçeğini yaratabilirse eğer ikna eder. Yoksa biz uzay hikayelerine de inanıyoruz, masal kahramanlarına da inanıyoruz, yüz yıl sonrasına da inanıyoruz. Çünkü kendi gerçeğini yaratıyor. İşte günümüzde geçen bir hikayede de kendi gerçeğimizi yaratmak için dramaturjik metni iyi yorumlamak gerekiyor. Her filmin bana göre bir rengi vardır. Ben her filmde bir renk veririm ve oradan yürürüm. Renk ve form bizlerin bilinçaltına kodlanan çok güçlü imgeler. Renk ve form çok önemli.

Yönetmenlerle ilişkileriniz nasıl? Mesela Derviş Zaim’le nasıl çalışırsınız? Ki uzun zamandır beraber çalışıyorsunuz.

Derviş Zaim ile aslında biz 3 filmde çalıştık ama ilk filminden, “Tabutta Rövaşata”dan beri birbirimizi tanırız, bir araya geliriz. “Gölgeler ve Suretler”de de beraber başladık. Ama çeşitli kişisel sebeplerden dolayı o projeyi tamamlayamadım .  Her yönetmenin ayrı bir üslubu var.  Tayfun’la ilk kez hem senaristi hem sanat yönetmeni olduğu “İz” filminde Tayfun’un sanat yönetmenliği asistanı olarak çalışmaya başladım. O zamandan sonra hiç kopmadık. Tayfun’la bir hikayenin fikir aşamasından başlarız, ben bir mekan görürüm bazen ona orayı gösteririm, o oradan bir hikaye yazar. Ki “Pus” öyle olmuştu. Altınşehir, benim tesadüfen bulduğum bir semttir. Çok heyecanlandım, biz buradan bir hikaye çıkarırız dedim, Tayfun’a pasladım, Pus öyle çıktı mesela. Hikaye mekandan sonra doğdu. Bazen Tayfun’un aklına bir fikir gelir, oradan konuşuruz gideriz ve bu benim için büyük bir lükstür. Daha senaryo ortaya çıkmadan biz konuşmaya başlarız. Oyunculara beraber karar veririz, mekanların ve daha bir sürü şeyin ortaklığını beraber yaparız. O asistanlık döneminden itibaren öyle bir kader birliğimiz oldu. Tayfun’un projelerinde sete geldiğimizde artık filmi çekmek en kolay iştir. Derviş, öyle çalışan bir yönetmen değil. Derviş, her yükü biraz kendi sırtlanan, çok azını bizimle paylaşan bir yönetmen. O, hikayesini kurar, her şeyini bitirir, sonra bir araya geliriz biz. Aşağı yukarı pek çok mekan kafasında nettir. Bana gösterir, bazen üstünde tartışırız. Ama onunla da çalışmaktan çok keyif alıyorum. Çünkü yakaladığı konular, set üslubu, set ahlakı ile çok özel bir insan ve çok dost bir insan. Benim en kötü günlerimde de en iyi günlerimde de hep yanımdaydı. Tayfun da öyle. Yani işin ötesinde bir dostluk gelişmiş durumda. Gel sette çaycılık yap deseler, ikisi için de yapabilirim. Sürekli çalıştığım yönetmenlerlerin  hepsinin farklı bir üslubu , ayrı tercihleri var.

Görüntü yönetmenleriyle ilişkiniz nasıl?

Görüntü yönetmenleriyle kurduğumuz ilişki çok önemli. Tayfun’un ilk işlerinde Colin Mounier ile çalışmıştık. Birkaç iş birlikte yapınca, bir ortak dil oluşturuyorsunuz. Onun nasıl ışık yaptığını, sizin yaptığınız dekorda bir şey rica ettiğinizde sizi kırmayacağını bilebiliyorsunuz. “Ben O Değilim”de Angelopoulos’un görüntü yönetmeniyle Andreas Sinanos’la çalıştık. Okul gibiydi, ders gibiydi.  Çok iyi görüntü yönetmenlerimiz var ama genellikle çok ışık kullanarak çok malzeme kullanarak, yapıyorlar işlerini. O da bir tarz ve çok kıymetli. Andreas’ta beni etkileyen, çok az ışıkla ve doğal ışığa hakim olarak, doğal ışığı kontrol altına alarak müthiş atmosferler yaratması.  Onunla çalışmak benim için büyük bir şanstı. Yaptığım işi olduğunun iki misli daha iyi gösterdi o ışıklar. Bazen de bazı işlerde, dekor çok iyidir çıplak gözle bayılırsınız, mesela eskitmeler çok dozundadır ama öyle bir ışık olur ki uçar gider. Işık değil, aydınlatmadır o. Sonrasında color collection’da nasıl bir renk doygunluğunu kullanacağını da bilmem önemli. Çünkü renk dediğiniz şeyde, yüzlerce seçenek var. Koyu bir renk, seçtiğiniz rengi simsiyah yapabiliyor, çok açıldğı zaman da bütün yaptığınız eskitmeler, yıpratmalar uçup gidebiliyor. O anlamda Andreas’la çok iyi çalıştık ve Tayfun’un yeni filminde yine onunla çalışacağız, bu yüzden heyecanlıyım. Kısacası, görüntü yönetmenleriyle de mutlak ortak bir dil kurmak geriyor.

Kadın yönetmenlerle çalışmanın bir farkı var mı??

Kadınlarla çalışmayı seven biriyim ben. Biraz daha detaycı oluyor kadınlar. Yani, nüvelerinden dolayı. Kadın dediğin daha detaycı. O detaycılık fikir paylaşımına, beyin fırtınası yapmaya zorluyor. Bazen çok gergin ve heyecanlı anlara sebebiyet verse de yapıcı bir şey olduğunu düşünüyorum. Cinsiyet ayırmak istemiyorum ama çok belirgin bir şekilde kadınlar biraz daha detaycı.Ancak sanat yönetmeni dediğiniz mahlukatın, cinsiyetsiz olması gerekiyor. Mesela benim Tayfun’la yaptığım birçok iş çok maskülendir, pek kadın eli değmemiş gibi durur, erkek dünyasıdır.

Bir filmi kabul ederken, sabit çalıştığınız yönetmenlerin haricinde, size gelen teklifleri kabul ederken neye dikkat edersiniz? Ya da var mı böyle bir kriteriniz?

Yönetmen, senaryo ve nasıl yorumlayacağı. Çünkü bir hikayeyi 3 ayrı yönetmen bambaşka yorumlayabilir. O hikayede kendimi görebiliyorsam, dünya görüşüme aykır gelmiyorsa o projede varolabilirim.

Sizin üzerine emek sarf ettiğiniz bir yer, kurguda ya da çekimden sonra filmden atıldığında sorun ediyor musunuz?

Hayır olmuyor. İtiraf edeyim, ilk çalışmaya başladığım yıllarda oluyordu. Her şey görünsün istiyordum. Sonra şunu anladım; Öyle bir şey yok, oradaki her şey; oyuncuya yardımcı, yönetmene yardımcı. Oradaki atmosfer, herkesi havaya sokan bir şey. Yani görünmese de havaya sokuyor ve yardımcı oluyor. Her şeyin görünür kılınması gerekmiyor. Onu içselleştirip, hissettirebiliyorsan, o mekanı o anlamda yaşatabiliyorsan tamamdır. Bazı şeyler tabi hikayeye hizmet ettiği zaman, imgesel olarak, dramaturjik obje gibi bir şeyler varsa mevzuda, o zaman üzülüyorum hikayeye zarar verdiği için ama benim işim görünmüyor diye değil.

Çalışmayı istediğiniz yönetmen ya da belli bir tür var mı?

Var. Reha Erdem’in her işini çok beğeniyorum ama sanat yönetmeni Ömer Atay’ı da çok beğeniyorum. Onların da çok özel bir işbirliği var. Her işlerini hayranlıkla izliyorum. Aynı yerden baktığımızı düşünüyorum, hem Ömer Bey’le hem Reha Bey’le. Reha Erdem’in o cesaretini, her işte başka bir şey denemesini ve o denediği her şeyi bence çok iyi yapmasını başarılı buluyorum.  Yani en beğenilmeyen filmini bile kötü bulmuyorum.

Umarız bir gün birlikte çalışırsınız.

Zannetmiyorum, onların da öyle bir ortaklığı var. Hiç bozulmasın, ben araya girmeyim ama bir şekilde belki büyük bir proje yapar, iki sanat yönetmeni ister ve aklına gelirim, ne kadar mutlu olurum anlatamam. Ama Ömer Atay da olmalı bence yaptığı her işte, iyi bir  ikili onlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir