Locke

Bir İnsan Dünyaya Geliyor ve Bu Benim Hatam

Bir adam arabasına biniyor ve yola çıkıyor, bir kavşakta bir an duruyor. Bir yol ayrımında sola sinyal verirken, aniden fikrini değiştiriyor ve sağa dönüyor. O anda bir karar veriyor. Evde, o akşam beraber maç seyretmek için bekleyen mutlu bir ailesi; başarılı olduğu, sevildiği ve saygı gördüğü bir işi olan, kısacası iyi bir hayata sahip olan Ivan Locke(Tom Hardy), bir hata yapmıştır ve o hatayı düzeltebilmek için her şeyi kaybetmeyi göze alıp yola çıkar. Biz de bir buçuk saat kadar aynı arabanın içinde yolculuğuna tanıklık ediyoruz.

Bir inşaat firmasında şantiye şefi olarak çalışan ve yaptığı işe aşık olan Locke, çalıştığı firmanın ertesi sabah, daha doğrusu gün doğmadan hemen önce Avrupa tarihinin en büyük beton dökme işlemini yapacağı operasyonda kritik önemde bir personeldir. Buna rağmen o gece ani bir kararla, 7 ay önce tek gecelik bir ilişki yaşadığı ve kendisinden hamile kalan kadının doğumuna yetişmek üzere yola çıkar.

Hatasını düzeltmek isteyen Locke, yolda bir yandan şantiyedeki işlerin doğru gitmesi için işleri arkadaşına devretmek ve patronlarına durumu açıklamaya çalışırken, diğer yandan karısına bu durumu telefonda açıklamak zorunda kalmıştır ve bu yüzden dağılacak olan ailesini bir arada tutmaya çalışır. Ayrıca bir de sürekli olarak, doğumuna gittiği kadınla görüşüp, kendi yöntemlerince teselli vermekte ve destek olmaktadır. Tüm bunları bir arada yürütmeye çalışan Locke, duygusal ve psikolojik olarak oldukça zor dakikalar geçirir. Bu yolculuğa neden çıktığını ve bunca kayba rağmen neden bu çocuğu sahiplendiğini ise, film ilerledikçe anlıyoruz.

Gerçek zamanlı filmlerde genellikle izleyicinin dikkati sınanır. Eğer o süreç, yani film sizi içine çekmezse ya da o süreçte bir anlık dikkatsizlikle koparsanız, gerisi çok anlamsız gelebilir. Locke, bir buçuk saat boyunca buna kesinlikle müsaade etmiyor. Yaşattığı gerilim ve karakteri anlama çabanızdan faydalanan film, sizi bir an bile o arabanın dışına çıkarmıyor. Hatta filmdeki birkaç andan ibaret olan kuş bakışı şehir manzaraları da olmasa, camdan dışarı bakmaya fırsatınız olmuyor desek yeridir.

Bir buçuk saatin yalnızca arabanın içinde geçtiği filmde (Aslında bunu yazıp-yazmamak arasında tereddüt ettim. Böyle söylendiğinde filme karşı bir önyargı oluşuyormuş gibi geliyor bana, ama artık her yerde okuyabilirsiniz sanırım), senaryo akışı diyaloglarla sağlanıyor. Mekanın hiç değişmediği ve telefonda sesleri ile oynayan oyuncular haricinde Tom Hardy’den başka bir oyuncu ekranda görünmediği için bu durum zaten filmin doğası gereği, yani bir çeşit mecburiyet oluyor. Lakin bu mecburiyet o kadar güzel işliyor ki, açıkçası böylesi bir konu daha geniş bir senaryo ile film olsaydı sever miydik bilmiyorum.

Filmin başarısı; üzerinde çok çalışılmış, iyi düşünülmüş ve seyirciyi etkileyen, diyaloglar üzerine kurulu olan senaryosunun bu kadar akıcı olması ve tabi Tom Hardy’nin harika oyunculuğu gibi (bunu yazarak abartmadığımı düşünüyorum) sebeplere bağlı. Filmi yazan ve yöneten Steven Knight, Dirty Pretty Things ile Oscar adaylığı olan bir senarist. Locke, onun ilk yönetmenlik deneyimlerinden, ama aynı zamanda senarist kimliğinin de en iyi ürünlerinden birisi olarak kalacak gibi duruyor.

Belirtmeden geçmek istemediğim bir diğer husus da görüntü ve ses yönetimindeki başarıdır. Camlardaki yansımalarla yapılan ışık oyunları ve aynı anda birbirinin üstüne bindirilen görüntüler rahatsızlık vermiyor, izleyicinin çerçeveye bağlı kalmasını sağlarken, aslında sürekli olarak kapalı bir mekanda geçmesine rağmen “klostrofobi” tartışmasına çok da girmeden filmi tamamlıyor. Polis arabaları, ambulanslar gibi hem tepe lambası olan hem de sireni olan araçlardan da faydalanılmış. Seslerde ise dikkatli izleyicilerin fark edecekleri üzere film bir sinyal sesiyle başlayıp bir sinyal sesi ile bitiyor. Filmin başında yeşil ışık yanmasına rağmen sürücünün bir türlü hareket etmemesi ve sonunda arkasındaki kamyonun korna ve selektörlü uyarıları ile artık hareket etmek zorunda hissetmesi, zor bir karar alan karakterimizin ruh haline dair bir ipucu da veriyor.

Locke, 2013 yılında dünyada ve ülkemizde çeşitli festivallerde gösterildi. Aldığı ödüller ve övgü dolu eleştiriler var. Sadece Tom Hardy’nin oyunculuğunun hatırına bile bu filmi sinemada izlemek gerekir. Ancak yeri gelmişken ufak bir bilgilendirme yapalım; bir film, türü gereği size gerilim-dram yaşatırken, bunu perdede üzerinize gelen dev ve yırtıcı bir yaratıkla da yapabilir, psikolojik olarak görmek istemediğiniz duymak istemediğiniz olayları size izleterek de yapabilir. Her durumda konu sizin izlediğiniz karakterin bir şekilde köşeye sıkışmasıyla ilgilidir. Eğer 85 dk sürecek olan bu filme gittiğinizde Tom Hardy’nin oyunculuğunu gözlemle(ye)meyecekseniz, canlandırdığı karakter olan Ivan Locke ile biraz empati kur(a)mayacaksanız, yani özetle 85 dk boyunca sadece “araba süren bir adamı” izleyecekseniz, iki kere düşünün derim. Zira, sinema adına özel bir filmden bahsediyoruz.

Bu yazı FikriSinema ekibine yeni katılan Halil İbrahim Erdoğan tarafından kaleme alınmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir