Köprüdeki Kız

Bana göre en büyük masal hayatın ta kendisidir. Hayat normal seyrinde akarken, içinde milyonlarca mucizeler ve tesadüfler barındırır. Köprüdeki kız tam da  gündelik hayatımızda olan bu mucizeleri barındıran masal tadında bir film.

Adela, hayatın aşkla başladığına inandığı için büyüklerin öğretilerinin tam aksine, içinden geldiği gibi yaşayan ama her seferinde duvara toslayan bu  döngü içinde seçiciliğini kaybetmiş, gücünün farkında olmadığı için rüzgar nereye eserse oraya savrulan genç ve çok güzel bir kadın.. Çok şanssız olduğuna ve dokunduğu her şeyi ekşittiğine inanan  henüz 22 yaşındaki  Adela’yı, şanssızlığını çok çarpıcı bir şekilde ve tüm samimiyetiyle anlattığı giriş sahnesinden sonra, Paris’in eşsiz güzellikteki bir köprüsünde intiharın eşiğinde buluruz. Ve Adela’nin yolu inandığının aksine, aslında hayatta çok şanslı olduğunu ispatlayan Gabor ile kesişir. Gabor, köprülerde bulduğu umutsuz kadınların hayatlarını kurtararak kendisine hedef tahtası yapan bıçak atıcısıdır.

Oryantal tadda bir müzikle başlayıp yine oryantal bir müzikle sona eren, soundtrackleri arasında başucu müziklerini barındıran bu siyah-beyaz film renkli çekilseydi asla bu tadı vermeyeceği aşikardır. Başarılı çekim teknikleri ve sarsıcı diyalogları sayesinde bir solukta izlenen, izlendikten sonra dudağımızın kenarında bir gülümseme bırakan başarılı film, Vanessa Paradis ve Daniel Auteil’in göz dolduran oyunculuklarının yanı sıra Vanessa Paradis’in ayrık dişlerinin kendisine kattığı müthiş çekiciliği  ile aslolan güzelliğin kusurda gizli olduğunun ispatı gibidir..

Filmde tatlı bir mizah ile birlikte şans faktörü ele alınmıştır. Şansın kesinlikle inanmak ile başladığını ve ademoğlunun daha şansın tanımını yaparken kendisinde olmadığından emin olması yönündeki yanlış inancının altını çizmektedir. Adela’nın ve Gabor’un farklı zamanlarda, farklı şehirlerde, inançlarını yitirdiklerinde köprüdeki intihar girişimlerinde karşılaşmaları, hayatın aslında her zaman bize ikinci bir şansı tekrar tekrar verdiğinin metaforik bir anlatımıdır.

Sevişmenin sadece iki tenin dokunması olmadığının ispatı olan bıçaklı sahne Adela’nın ve Gabor’un hayata ve şansa tutkuyla dokundukları, sinema tarihinin en güzel sevişme sahnelerinden biridir. Yine bana göre insan hayatı bitmeyen bir oyundur. Bazen kaybedersin, bazen kazanırsın. Kaybetmek yeni başlangıçlara, daha güzel olana açılan bir penceredir. Adele ve Gabor’un hayatlarında olduğu gibi…

Not: İstanbul’a aşık olan insanlar için bu güzel hikayenin Paris’ten başlayıp İstanbul sokaklarına uzanarak Galata Kulesi’nde sonlanması filmi tadından yenmez hale getiriyor.

Bu yazı FikriSinema ekibine yeni katılan Şahnaz Talus tarafından kaleme alınmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir