Keskin Nişancı

Dağınık ve Militarizmden Muzdarip Bir Hikâye: American Sniper

Sinema eserlerindeki fikri boyut (Fikri yönü A ile simgeliyoruz) ile sinemasal yetkinlik (Buna da B diyoruz) arasındaki ilişkiden yola çıkarak filmleri kabaca dört gruba ayırabiliriz: A+/B-, A+/B+, A-/B+ ve A-/B-. Bu dört grup içerisinde A+/B+ kümesine ait eserler tahmin edebileceğiniz gibi en az karşımıza çıkanlar, böyle bir filme denk gelmek için birkaç yıl beklemek gerekebiliyor; bu kalibrede bir eser ortaya koymak her babayiğidin harcı değil ne de olsa. A+/B- ve A-/B+ kümelerine mensup eserlerle karşılaşmamız ise vaka-ı adiye boyutunda, her an her ülke sinemasından çıkabilmektedirler. Son ve en alt küme olan A-/B-‘ye ait çoğu Hollywood menşeli eserlerle, ne nadir ne sık olarak karşılaşırız ama bir geldiklerinde pir gelirler; “American Sniper” da bu kümenin son medar-ı iftiharı olarak semalarımıza girdiğinden beri bir hayli ses getirmekte. Muadilleri Hurt Locker, Zero Dark Thirty ve Argo gibi eserlerle kıyaslanan American Sniper, anlattıkları kadar anlatmadıklarıyla, gösterdikleri kadar göstermedikleriyle tartışmalı ve sıkıntılı bir film.

American Sniper, iki ana başlıkta ele alınması gereken bir eser, ilki ise A- dediğimiz fikri boyut. American Sniper, her şeyden önce doğuştan kötücül ve evlerden ırak olması gereken bir eser; Amerikan milliyetçiliğini ve Amerika’nın başta Irak olmak üzere işgal altında tuttuğu her toprak parçasındaki mevcudiyetini temize çekmeyi kendine şiar edinmiş olması, filmin tamamını bunu kanıtlamaya çalışan donelerle doldurması oldukça sakat. Karakterinin askere yazılmasını terör saldırılarına, Irak işgalini doğrudan İkiz Kuleler’in yıkımına bağlama çabası içinde olan Eastwood’un niyeti gayet açık, zihniyeti ise en az niyetinin açıklığı kadar kirli; ortaya koyduğu eser durumdan vazife çıkarttığı sonucuna ulaşmak pek zor değil.  Bunun yanında işi Amerikan milliyetçiliği ile de sonlandırmamış Eastwood, bir noktadan sonra evrildiği yer salt militarizm; öldürmekten ve ölmekten zevk alan, dünyanın koca bir vahşi batıya dönmesini arzulayan yanı milliyetçiliğinden de ürkütücü. İzleyen herkesi rahatsız edebilecek bu hususlar, sinemanın propaganda aracı kullanılmasının ve siyasi bir platform olarak görülmesinin ne tarz sonuçlar doğurabileceğinin ispatı aynı zamanda.

B- kısmına geldiğimizde, ki bu kısım kendisini değersiz kılan asıl unsur,  A-‘den farklı bir tablo ile karşılaşmıyoruz. Her şeyden önce dağınık ve çok şey anlatmaya çalışırken pek bir şey anlatamayan bir hikâye var elimizde. Ana karakterin, tüm Amerikalılara genellenebilecek ve Amerika’nın ülke olarak tarihsel gelişimiyle paralel tutulan Freudvari okumalarla süslü çocukluğundan, “Ülkemiz tehdit altındaymış, hemen askere yazılmalıyım!” tadında bir askerlik başlangıcına; Irak’taki 4 tur esnasında yaşadıklarından eşi ve diğer askerlerle kurduğu bağlara kadar her şey karmakarışık. Kahramanının “vatan, millet, Sakarya” motivasyonu, savaşa ve kendine yüklediği anlam, sivil hayat ile askerlik arasında yaşadığı bocalamalar ise evlere şenlik. Başı sonu belli, ne için çekildiği aşikâr bir eserin hikâyesini alelacele ve özensizce anlatmasını anlamak pek mümkün değil.

Karakter özelini bıraktığımızda geride kalanlar, travma sonrası stres bozukluğu, silah arkadaşlığı, aile olma gibi 4-5 filme yetecek, her biri başlı başına tema olma potansiyeline sahip hususlarla karşılaşıyoruz; incelikten ve derinlikten uzak, başlangıç ve bitiş noktaları belirsiz temaların çokluğu filme ve hikayeye büyük zarar vermiş. Bunca keşmekeşin içine suni bir keskin nişancı rekabeti yerleştirilmiş ki sormayın, bir an görünüp bir saat yok olan bir rekabet üzerinden gerilim yapma çabası ise en az diğer hususlar kadar çiğ kalmış.  Filmi çekerken durup durup, “Anlatmadığım bir şey kaldı mı acaba?” diye sormuş olmalı Eastwood, yoksa bu kadar çok konuyu özensizce filme boca etmesinin mantıklı bir açıklaması yok.

Amerikan Sniper, ele aldığı hususlardan yarısını atıp süresine bir saat daha ilave edebilseymiş hikâye bazında durumu biraz kurtarabilirmiş fakat hem milliyetçiliğe hem Oscar’a oynaması filmin elini kolunu bağlamış. Bu kısmın bir ilacı, merhemi var fakat ideolojisine hiçbir ilaç çare değil; bir insanın dünyadan göçüp gitmeye bu kadar yakınken insanlıktan bu denli uzak bir noktada olmasına üzülmek mi lazım şaşırmak mı, bilinmez ama benzer zihniyetlerin bir süre sinemadan uzak durmasında fayda var.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir