Kendisi Gibi Olan Adam: Steve McQueen

İyi oyunculuk, karizma ve yakışıklılık… Bir oyuncuda bulunması gereken üç temel özelliğe de sahip nadir kişilerden olan Steve McQueen, nesnel açıdan, hem kuşağının hem de sinema tarihinin en iyi oyuncularından biri, öznel olarak, en sevdiğim ve her filmine ayrı değer verdiğim birkaç aktörden birisidir. 2017 yılında olduğumuzun farkındayım, “Rahmetli çok iyiydi, bir karıncayı bile incitmiş değildi.” tadında Steve McQueen övgüleri dizip yaşamından kesitler sunmak amacında değilim lakin McQueen’in hayat öyküsünü bilmeden, dikkate almadan filmografisini temellendirmek kolay değil; bu nedenle kahramanımızın doğum gününü kutlamak için hazırladığımız, kendisiyle henüz tanışmamış veya filmografisine yeterince hakim olmayanlara tavsiye niteliği taşıyan seçkideki filmlerin bazılarını biyografik bilgiler eşliğinde kaleme aldım. İşin güzel yanı, bu seçkide tek bir tane bile “kötü film” yok, eğer var derseniz de oturup bütün ilişkimizi gözden geçirebiliriz.

Not: Ünü Steve McQueen’i de aşan Papillion (1973) ve klasik westernin yüz aklarından The Magnificent Seven (1960) “ön şart” kabul edildiğinden seçkiye dâhil edilmemiştir.

Le Mans (1971)

Kendini tanımlamak için “Yarışan bir aktör müyüm yoksa aktörlük yapan bir yarışçı mıyım emin değilim.”  cümlesini kuran Steve McQueen’in en büyük iki tutkusunu buluşturduğu Le Mans; emsalini bulmanın bile mümkün olmadığı bir nadir eser ve bir filmden çok daha fazlasıdır. Kulakları yırtan seslere rağmen söz söylemekten imtina eden ve bütün hız tutkunlarının iç sesi olmaya soyunan Le Mans, ölümüne yarışabilmek için giydiği yanmaya dayanıklı kıyafetlerdeki asbest yüzünden kansere yakalanan ve 50 yaşında aramızdan ayrılan McQueen’in hayat öyküsünden ayrı düşünülemeyecek, oyuncunun tutkularıyla özdeş bir çalışmadır. Film izlemekten ziyade bir deneyim olan ve yarış pistinin ortasında geçen ölüm kalım savaşına en ön sıradan şahitlik etme şansı sunan Le Mans’a dair ne söylense eksik olacağından faslı kapatıyoruz; bu filmi izlemeden dünyadan göçüp gitmek bir sinefile yakışmaz, ona göre efendim.

Junior Bonner (1972)

1972 yılında büyük usta Sam Packinpah’ın iki filminde birden başrol oynayan Steve McQueen’i derin Amerika’nın tozlu kasabalarında kaybolmuş bir kovboy olarak görmek, gerçek McQueen’le bir barda iki saatlik sohbet etmeye benziyor. Yerel bir rodeo efsanesi olmasına rağmen kendine ve hayata meydan okumaktan geri adım atmayan yapısı nedeniyle rüzgâra karışıp ordan oraya savrulan Junior Bonner’ın hayat muhasebesi için yaptığı kısa ev ziyaretine odaklanan filmde, karakteri gerçek Steve McQueen olarak ele almak, onun aile ve baba hasretine dair fikir edinmek mümkün. Biçim ve içerik olarak alışıldık Packinpah filmlerinin dışında kalan ve hem yönetmen hem de oyuncu için vitrin işi olmayan Junior Bonner’ı, samimi bir dertleşme, iç dökme seansı olarak addetmek lazım.

The Getaway (1972)

Aynı yıl Sam Packinpah’la çektiği ikinci film olan The Getaway, McQueen’in özel yaşantısı için de önemli bir filmdir; ilk eşinden kısa süre önce boşanan Steve McQueen, filmde başrolü paylaştığı Ali MacGraw’la evlenmiş, kurmaca McCoy ailesini gerçeğe dönüştürmüştür. Packinpah’ın eşsiz yönetiminin en güzel örneklerinden biri olan açılış sahnesinden itibaren seyirciyi avucuna alan The Getaway, 70’li yılların halet-i ruhiyesini özetleyen suç aksiyonları içerisinde de özel bir yere sahiptir. Packinpah’ın çelik sertliğindeki yönetimi ve McQueen’in kan donduran soğukluğuyla enfes bir kedi-fare oyununa dönüşen The Getaway, modern ve serbest bir Bonnie and Clyde esinlenmesi olarak da seyirciyi tatmin etmeyi başarıyor. Amerikan sinemasının hakkı yeterince teslim edilmemiş iki büyük ismini yâd etmek için The Getaway’den ideal film bulmak zor.

The Sand Pebbles (1966)

Filmin çekimleri için gittiği Tayvan’da kimsesiz çocuklara elinden gelen yardımı yapan ve oradaki yetimhanelerde çalışanlarla uzun süre irtibatını koruyup ihtiyaçlarını karşılayan McQueen’in The Sand Pebbles’ı için, filmin detayları henüz tazeyken yazdıklarımı, metin bütünlüğünü bozma ve …’ya benzetilme pahasına doğrudan aktarıyorum:

The Sound of Music ve West Side Story ile zirve yapan usta yönetmen Robert Wise’in elinden çıkan The Sand Pebbles, 1926 yılında Orta Çin’de görev yapan bir Amerikan gambotunun yaşadıkları üzerinden savaşa ve sömürgeciliğe dair sarf ettiği sözlerle dikkat çekiyor. Kaosun hüküm sürdüğü Çin’in nehirlerinde etliye sütlüye karışmadan vakit öldüren ve dolaştığı topraklar gibi kendini kaosa teslim eden San Pablo gemisinin, başlayan halk isyanının sonucunda bir nefret figürüne dönüşmesi ve o ana kadar içsel sıkıntılarla boğuşan bahriyelilerin savaşla barış, yaşamla ölüm gidip gelmeye başlaması üzerinden milliyetçilik, sömürgecilik, hümanizm, varlık, fazilet gibi hususlarda izleyici zihin açıcı tecrübelerle baş başa bırakan The Sand Pebbles, gerek ele aldığı coğrafya gerek katmanlı yapısıyla ait olduğu tür içerisinde özel bir yer edinmeyi başarmış durumda.

Bunların yanında The Sand Pebbles, karakterlerine bahşettiği baskın özelliklerle (Steve McQueen’in canlandırdığı Jake Holman adalet ve vicdanla, Richard Attenborough’nun oynadığı Frenchy Burgoyne karakteri romantizmle, Kaptan Collins düzenle, her türlü milliyeti reddeden Jameson hümanizmle özdeşleştirilmiştir.)  onları karakterin ötesine taşıyıp sembolleştirerek klasik savaş filmi karakter yaratımına farklı bir anlam katmayı başarmıştır. Üst yapı ile alt metinler arasındaki uyumun ana unsuru olan bu hususun yanına eklenebilecek her özelliğin bizi götürdüğü yer ise The Sand Pebbles’in bu kadar kıyıda köşede kalmayı hak etmeyecek kadar iyi olduğu sonucu olacaktır.

The Cincinnati Kid (1965)

Kumar, bir hastalıktır; üstelik hastalıkların en zevklisidir. Bulaşınca bırakmak, kazanırken çekilmek, kaybederken durmak pek mümkün değildir. Bir yerden sonra kâr ve zarar yerini kazanmaya ve kaybetmeye bırakır; anı yaşamak, gidebildiği yere gitmek ve talihi sınamak asıl gaye olur. The Cincinnati Kid de kumarın ta kendisi olmayı başarmış, kıymetli bir eserdir; filmin herhangi bir karesinde hayatın acımasız yüzünü görmek, oyuncuların en ufak mimiklerinden kaderin ne menem şey olduğunu anlamak mümkündür. Steve McQueen ve Edward G. Robinson’ın karşılıklı devleştiği, birbirinden leziz şarkıların geçit töreni yaptığı The Cincinnati Kid, kaybetmeyle kazanma arasındaki ince çizgide yürümeye çalışan insanlara yakılmış bir ağıt olarak McQueen filmografisi içerisinde de farklı bir yere sahiptir.

Thomas Crown Affair (1968)

Steve McQueen dururken Roger Moore’un Bond olduğu bir dünyanın adaletini sorgulayanların yüreğine su serpen Thomas Crown Affair, Mr.Cool lakabının McQueen’e neden verildiğinin en güzel ispatıdır. Film boyunca şahane kadın Faye Dunaway’le moda haftasından çıkmışçasına dolaşan McQueen’in karizmasını sonuna kadar kullanan film, biçimsel cesaretiyle de döneminin oldukça ilerisindedir. Parçalı ekran kullanımı, ilginç açı tercihleri ve renk paletiyle her daim cazibesini korumaya başaran, McQueen’in araba tutkusunu her fırsatta sömürerek ikonik kareler yaratan Thomas Crown Affair, yeniden çevriminin yarattığı olumsuz intibaya rağmen oldukça kuvvetli bir soygun filmidir. Elde ettiği üne ve paraya rağmen varoluş sancıları çeken Steve McQueen’i kaymak tabakadan kibar bir soyguncu rolünde görmek ise paha biçilemez.

The Great Escape (1963)

James Coburn, Charles Bronson, Richard Attenborough, James Garner ve Steve McQueen gibi aksiyon türünün önemli isimlerini bir araya getiren ve yaşanmış bir olay üzerinden savaş kahramanlarına saygı duruşunda bulunmayı amaçlayan The Great Escape, İkinci Dünya Savaşı ve hapishane filmleri için yol açıcı ve kural koyucu bir eserdir; bu iki alt türe eğilen filmlerin büyük çoğunluğunun yolu bir şekilde The Great Escape’e mutlaka uğrar. İyiler ve kötüler arasındaki amansız mücadeleye odaklanan, kaçanla kovalayanı birbirinden ayıran nüansları belirginleştiren bu enfes filme şapka çıkarmaktan başka çare yok; geçen yarım yüzyıla rağmen olanca heybetiyle hala ayakta.

Bullitt (1968)

Steve McQueen’in yasanın yanında yer aldığı nadir filmlerden olan Bullitt, dedektif külliyatını Steve McQueen gibi bir karizmayla tanıştırdığı için bile baş tacı edilebilecek bir eserdir. 48 saatlik bir kovalamacaya dahil ettiği aktörler üzerinden dönemin Amerika’sının portresini çıkartan ve beylik laflar etmeden kirli düzeni ifşa eden Bullitt, Steve McQueen’in sert yüzünü film boyunca bozmamak için buz adamı San Francisco sıcağında yünlü kazaklar ve kalın kabanlarla dolaştırarak can sıksa da ortaya çıkan sonuç her şeyi unutturmaya yetiyor. Aksiyonsa aksiyonsa, derinlikse derinlik mottosuyla yola çıkan ve vaat ettiği her şeyi seyirciye veren Bullitt’i pamuklara sarmak lazım, dört dörtlük bir aksiyona rastlamak kolay değil ne de olsa.

Hell is for Heroes(1962)

İkinci Dünya Savaşı aksiyonları içerisinde biraz geride kalan Hell is for Heroes, Steve McQeen’in “üzerinden baskı kalkınca dağılan” karakteri üzerinden savaş döneminin yarattığı insanlara -ya da savaş dönemlerinde kendi doğal yaşam ortamını bulanlara- adanmış, “kendince” güzel bir savaş filmidir. Ana odaklanan, emir-komuta zinciri arasında usulca gezinen ve gizli kahramanların cehennem ateşinde ısınması çabalarını perdeye taşıyan Hell is for Heroes, rejideki Don Siegel ve yardım savunmasındaki James Coburn’e rağmen biraz gölgede kalmış bir eserdir lakin bu kıymeti bilinmezlik filmin değerini daha da arttırmıştır. Steve McQueen filmografisini hatmetmeye niyetlenen varsa bu durağa uğramayı unutmasın.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir