İşe Yara(maz)r Bir Şey Üzerine

Geçtiğimiz aylarda da kendisiyle son çıkan kitabı “Nuri Bilge Ceylan Sineması” üzerine bir söyleşi yaptığımız Prof. Dr. Bülent Diken ile bir kez daha bir araya gelerek “İşe Yarar Bir Şey” filmi üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. Film üzerinden felsefe, sosyoloji ve sanat tarihi gibi konuları da irdeleyerek zihin açıcı ve keyifli bir görüşme yaptık. Yoğun programında bizlere vakit ayırdığı ve bu güzel sohbete vesile olduğu için kendisine teşekkür ediyoruz. Keyifli okumalar dileriz…

Hocam öncelikle tekrar hoş geldiniz. Öncelikle filmin karşımıza çıkan ilk yüzeyinden ilerlersek ; filme bir yol filmi diyebiliriz. Yolun sinemada ve edebiyatta özellikle çok önemi var. Ama bu filmde bir de ayrımlar var. Tren raylarından tutun da başka anlamlarda ayrımlar. Sizin yorumlarınızı dinlemek isterim.

Evet. Bu filme yol filmi biz demesek de kendisi diyor zaten. Filmde her şey ikili. Herkesin iki mesleği var. Şiirin iki tanımı var. Vesaire. Filmi açmak için bu ikilikleri ortaya çıkartarak ilerlemek gerekiyor.

Filmde iki karakterin ilişkisi, babanın kızı Leyla’ya emanet etmesiyle başlıyor. Filmin içerisinde Canan, Leyla’nın hem yol arkadaşı hem de kızı oluyor. Filmin en başına bakacak olursak orada bir saat var. Ama film, çeşitli vesilelerle bize kronolojik zaman dışında virtüel bir zamanın olduğunu da sezdirmeye ve gösteremeye çalışıyor. Dolayısıyla zaman da ikili bu filmde. Eğer filme kronolojik bakmazsak su söylenebilir. Filmde Leyla kendi çocukluğu ile geziniyor. Canan da kendi geleceğiyle geziniyor (Oyuncu olmak, sanatçı olmak vs. istiyor). İkisinin arkadaşlığında böyle bir boyut da var. Filmi salt kronolojik zamana indirgersek bu boyut yavanlaşıyor.

Peki film üzerinden sanata bakacak olursak, “sanatın bir ereği var mıdır?” sorusunun karşılığını da bu filmde görebiliyor muyuz? Önemli bir nokta da intihar etmek ya da yaşamını sonlandırmak isteyen bir adam var. Fakat sanatla ya da şiirle karşılaşınca hayatında başka bir hareketlilik oluyor.

Bu film “yaşamın, sanatın bir amacı var mıdır?”  sorusunu da cevaplayan bir film. Hatta insanın organlarının bile bir amacı yok demeye getiriyor.  Çünkü organların bir amacı olursa [Yavuz’un] intihar etmesi gerekir. Eğer organ eşittir fonksiyonsa Yavuz’un intiharı mantıklı bir şey olurdu. Bunlara baktığımızda belki de Nietzsche’nin yaptığı gibi anlam arayışının kendisi sorunludur diyebiliriz. Hayatın anlamı nedir sorusu kandırıcı bir soru. Çünkü hayat anlamsız bir şeydir. Ona anlam yüklemek kimilerinin kulağına hoş bile gelse de aslında anlamsız bir şeye anlam yüklemek nihilistçe bir tutum. O, Nietzsche’nin deyimiyle “anlamsızlıkla baş edemeyen zayıf insanların yapmak zorunda olduğu bir şey”. Buralardan yola çıkarsak hayat olsun sanat olsun “zaten anlamsızdır”. Onları anlamlı görmek isteyen göz, sorunlu bir göz. Onun kaynağı da zayıflıktır yine Nietzsche’nin deyimiyle.

Peki, İşe Yarar Bir Şey filminin ismi üzerinden bir soru sormak isterim. Bu isim filmin içerisinde  “manidar bir şekilde”  bir kaç kez geçiyor.

İşe yarar bir şeyi, kelimesi kelimesine alırsak, mesela ”işe yarar bir şey olsun diye avukatlığı seçtim diyor.” Oradan ne anlama geldiğini çıkartıyoruz. Avukatlık, mühendislik, hemşirelik; işe yarar şeyler bu film bazında. Ama aynı zamanda işe yararlılıkla oynayan bir film. Çünkü o işe yarayan şeyleri kurtaran hep işe yaramaz şeyler oluyor. Mesela Canan’a göz kulak olan, onun oradan oraya gidip işe yarar bir şey yapması süreci boyunca ona göz kulak olan, diğer şairi ölümden kurtaran şey: Şiir.  Filmde en işe yaramaz şey en işe yarar şey olarak görünüyor. Bu diyalektik mesela Hayat Güzeldir filminde vardı. İlk beş dakika içinde filozof amca Guido’a şöyle diyor: “Bazen işe yaramaz görünen şeyler hayatta en çok işe yarayan şeylerdir.” Filmde, baba çocuğunu hikaye anlatarak kamptan kurtarıyordu. Dolayısıyla İşe Yarar Bir Şey filminin janr olarak, fikirdaşları olarak hangi filmlerle kombinasyon içinde olduğunu düşünebiliriz. Bence Hayat Güzeldir’e, Don Kişot’a çok yakın bu yönüyle bakarsak. Don Kişot, biliyorsunuz bir ekonomist. ‘Asilzade’ demek evinin ekonomisini düzenleyen kişi demek. Don Kişot şövalye romanlarına (işe yaramaz bir şeye) merak salıyor. Evin ekonomisini boşluyor ve iflasa gidiyor. Ekonomiyi, işe yaramaz bir şey için bırakmış bir adamın maceraları. İlk modern roman Don Kişot, onun da teması “Ne işe yarar? Ne işe yaramaz.” “Ne kullanışlıdır? Ne kullanışsızdır?”. İşe yararlık: Kullanışlılık. Utilitaryan olarak çeviriyoruz bunu. Yararcılık felsefesinin eleştirisi diyebilirim bu film için.

Filmin giriş sahnesinde önemli bir detay var o da “Çerçeve”. Burada çerçeve içerisine alınmış olan evli çift ve çerçeve dışında onları seyreden Leyla. Bunun filmin bütününe de işleyen sembolik bir alt metni de mevcut.

Film ondan önce bir saat ile başlıyor. Saat nedir? Modern hayatı örgütleyen, onu işe yarar bir şey haline getiren şeydir. Mesela modern sosyolojinin doğuşunda Simmel şöyle der. Farz edin ki Berlin’de bir anda bütün saatler duruyor. Eğer bu gerçekleşirse anında bütün hayat altüst olur. İşe Yarar, fonsiyonel, modern hayatın belkemiği kronoloji, yani zaman. O saat sahnesi ile başlıyoruz. Ondan sonra bir evlilik sahnesi var. Bir çerçeve empoze ediliyor ”mutluluk” olarak görülen şeye. Gündelik hayatta bir şey oluyor. Sistematik bir şekilde o “an-lam-lan-dı-rı-lı-yor.”

Film bu çerçeveden sonra bambaşka bir yere gidiyor. Tren kompartımanındayız ve manzara seyrediyoruz. O çerçevelenen gündelik hayatın dışında manzara seyreden, şiir okuyan, şiir yazan bir kadın: Leyla ile karşı karşıyayız. O manzara motifine dikkatinizi çekmek istiyorum. Manzara seyretmek ne demek? Don Kişot’tan bahsettim. Başka bir Don Kişot-vari bir adamdan bahsedeyim “Sokrat”. Dünyada ekonomi hakkında yazılmış ilk kitap Ksenefon’un Euconomicus isimli kitabı. Ksenefon da Sokrat’ın en önemli öğrencilerinden birisidir. Bu kitapta Sokrat ile İshomachos isimli bir ekonomist arasında şöyle bir diyalog geçiyor. Sokrat:  ”Ekonomi bilgi işidir” diyor. Ekonomi bir bilimdir. Ne kadar bilgili olursan evini (oikos’u, ekonomini)  o kadar iyi yönetirsin. İshomachos kurnaz bir adam; şöyle diyor: “O zaman Sokrat, Atina’daki en bilgili adam sen olduğuna göre en iyi ekonomist de sen olursun.” Sokrat da – bire bir çeviriyorum – “O olur mu öyle şey canim! Ben sadece havayı seyreden aylağın tekiyim” diyor. Filozof kendisini hava yani manzara seyreden bir aylak olarak tanımlıyor. Felsefe, manzara seyretmek: Aylaklık, yani işe yaramaz bir şey.

Filmde ilk beş dakikada karşımıza çıkan; zaman ve kronolojinin karşısına getirilmiş işe yaramazlığın sembolü aylak bir şair. Bu manzara seyreden şair, hem Canan’dan sorumlu hem onun hayatını kurtaracak/değiştirecek hem de diğer karakteri kurtaracak. Bütün bunları yapabilmesi için ise aylaklığa, hayata mesafeli bakabilmeye ihtiyacı var. Bütün bunları yapabilmesinin sebebi, yani çıkış noktası o aylaklık, manzara seyretmek.

İşe yarar bir şeyin tanımını yaptık. İşe yaramaz şeyin de tanımını yaptık. Şimdi biraz oynayabiliriz. İşe yarar şey, işe yaramaz olacak. İşe yaramaz şey işe yarar olacak. Filmin bütünü bu ikili arasında bir düello. Ve bu düelloda ikisinin de anlamı dönüşecek.

Diyalektik ya da sentez bir halde karşımıza çıkıyorlar diyebilir miyiz?

Hayatımız bir diyalektik belki bu bakımdan. Çünkü filmdeki karakterler hem avukat hem şair, hem mühendis hem şair. Belki hayat bu iki şeyi barındıran bir şeydir. Hepimizin hayatında hem ‘işe yarar’ bir alan var hem de işe yaramaz bir alan var. Ben bir sosyolog olarak gündelik hayatımızı bu işe yararlılıkla işe yaramazlığın bir karşılaşması olarak görüyorum. Bir yanda tek tek ve bir arada insanlar ve onların gündelik hayatları var. Bir yanda da sistemin dayattığı, hayata tepeden empoze edilen yapılar (ekonomik sistem, sosyal sistem) var. Burada saatin rolü o empoze etme sürecinde belirgin. İşe yarar şeyler, mesela çalışmaya zorlanır insan, okula gitmeye zorlanır. Kısaca disiplin dediğimiz ikinci toplumsallık var.

Burada belki Deleuze’a değinebilir miyiz hocam. Onun bahsettiği ilkel toplum, despotik toplum ve kapitalist toplum tanımları var. Bu dayatılma halinin tezahürlerini bu tanımların içerisinde görebiliyoruz. Filmde ise çerçeveyi ya toplumsallığı Deleuze’un bahsettiği bu toplumsallıklar içerisinde okuduğumuzda, bunlardan kurtulmak için de Leyla’nın bir şair olması ya da kendi alanını yaratabilmesi şeklinde görebiliyoruz.

İlkelden kapitaliste gittiğin ölçüde bu işe yararlılık artacaktır. O kadar ki şu anda insanların hayatının ölçüsü işe yararlılık. Mesela “human capital” gibi kavramlar var. Seni kendine, sermaye olarak bakmana özendiriyor. Sistem, işe yararlılık oranını arttırmaya yönlendiriyor. Sistem deyince hem iktidarı hem de ekonomik sistemi düşünüyorum tabii ki. Politik, ekonomik sistemimiz yararcılık felsefesi üzerine kurulu. Çalışmayan bir sosyal varlık düşünebiliyor musunuz? Çalışmayan bir organ gibi. Ereksellik, amaçsallık bizim toplumsal paradigmamızın temeli. İşe yaramayan bir şeyin yeri var mı bu toplumsallıkta? Sokrat ile başladım. Manzara seyretmekten kastı neydi? Üç şey: Felsefe, Sanat ve Politika. Antik yunanda bu üç şeyi yapan kim? Çalışma zorunluluğunda olmayanlar. Çalışmak gibi bir erekselliği zorunluluk olarak yaşamayanlar. Çünkü köleler var ve her işi yapıyorlar. Antik Yunan toplumundan bugüne geldiğimizde, kölenin çalıştığı bir toplumsallıktan, herkesin çalıştığı bir toplumsallığa geliyoruz. Hatta şu anda sanatın, üniversitenin vs. de işe yaraması bekleniyor. Mesela üniversitenin yazdığını satabilmesi, şiirin satabilmesi gerekiyor. O işe yararlılık beklentisindeki artışa dikkatinizi çekmek istiyorum.

Filmde Leyla için benim tanımlarımdan birisi de (şiirin de bir masalsı yanı olduğunu, masaldan yola çıktığını varsayarak) masal kadınıdır. Şiirleriyle masal anlatan birisi. Masal ile gelmek istediğim nokta ise bir hayal yaratan karakter. Hayalden de bir umuda geçiş var. Umudun kökeninin hayal olduğunu düşünerek.

Filmin önemi de burada. Karakter manzara seyrediyor. Kondüktör gelip perdeyi çekiyor. Güvenlik vs. bahane edilerek işe yaramaz şeylere karşı her zaman bir engel bulunur. Ama o perde kapanamıyor. Ne kadar kapatılsa da açılıyor. Neden? Çünkü hayatın kendisi özünde işe yaramaz bir şey, işe yaramazlık hayatın özünde var. O perdeyi kapatabilmek için hayatı yok etmen gerekiyor. Filmin sonlarına doğru Yavuz hayat kutsaldır gibi bir şey söylüyor. İntihara standart karşı çıkış; hayat kutsaldır, vs. Öyle bakarsan, hayat ereği de olan, amacı da olan bir şey. Ama Yavuz bu bakışla dalga geçiyor.

Leyla karakterini bir yandan da Benjamin’in bahsettiği flanör kavramı içerisinde de okuyabilir miyiz?

Tren, hem mobil bir mekan hem de oturulabilir bir mekan. Hareket ve yerleşiklik arasındaki zıtlığı nötralize eden bir mekan. Hem ev gibi hem de hareket halinde. Flanör figürü de öyle. Mobil ve manzara seyretmeye dayalı bir varlık. Flanör moderniteye özgü bir varlık. Leyla’ya flanör dersek tanımımız eksik kalır ama. Çünkü ben Sokrat’tan itibaren düşünmekten yanayım onu. Sokrat’ın zamanında üniversite, ilk akademi (Platon’un açtığı akademia) bütün bu ekonomik ilişkileri düşünmeden kurulan bir yapı. İşe yarar ekonomik çevrimin dışında algılanan bir yer; sanat, akademi, politika. Dolayısıyla Leyla flanörden daha eskiye götürüyor bizi. Flanör ile manzara ilişkisi kurulabilir. Ama filmde üç çeşit manzara var. Hatta o fotoğraf çerçevesini de düşünürsek, dört belki. Ben toplumsallığı o çerçevelendirme gibi düşünüyorum. Birincisi trendeki manzara seyretme, ikincisi o akşam yemeğinin kendisi; tren kompartımanlarından alınmış manzara resimleri gibi. Şairin açısından görüyoruz oradakileri. Üçüncü manzara ise Yavuz’un penceresi. Buralarda flanörlüğü görüyoruz senin tabirinle. En sonda ise manzaranın karardığını görüyoruz. İntihar ediyor.

İntihara gelecek olursak film üzerinde intiharı birkaç farklı şekilde düşünebiliriz. “Organları yeterince fonksiyon gösteremediği için intihar ediyor” şeklinde bir düşünce akla gelecek olan ilk seçenek. Fakat Yavuz’u hayata karşı daha ironik bir tavırda görüyoruz. Sanki durumu, yani fonksiyonel durumu değil mesele. Film üzerine yazılan çeşitli makalelerde karşıma çıkan Albert Camus üzerinden bir yorum; Yavuz’un “absürt” ile karşılaşması şeklindeydi. Sizin yorumunuz nedir?

Aslında önemli bir nokta şu: İşe yarar bir şey deyince gövdeye kadar, vücuda kadar geliyor. Yavuz ‘un vücudu işe yaramaz bir şey olarak resmediliyor en başta. Ölmek istemesini anlamlandıran şey de fonksiyon göstermeyen bir vücut. Ve yararcı bir toplumda işe yaramaz bir bedenin ortadan kaldırılmasını kabul edebiliyor insanlar. Bu işe yararlığın ne kadar şiddetli bir şey olduğunu gösteriyor. ‘Yaşamaya değmeyecek hayat’ diye bir kategori üretmeye her zaman meyilli çünkü. Sonuçta yaşamaya değmeyecek hayatın icadı yararcı felsefenin doruk noktalarından birisidir: toplama kampları. Filmin öneminin anlaşılması için; bu yarar, yani işe yararlılığın ne kadar şiddetli bir şey olduğunun altının çizilmesi gerekir. Yavuz’u işe yaramayan bir bedene sahip, dolayısıyla yaşasa da yaşamasa da olur şeklinde görüyoruz. Ve Canan bu işe yaramaz bedeni öldürmeye gidiyor.

Gittiklerinde Yavuz, Leyla’yı tanıyor. “Siz tanışıyor muydunuz?” diye soruyor Canan. Tanışmıyorlar ama entelektüel, manzara seyretme ilişkisi olarak aynı dünyadalar. Canan o dünyada değil. Yavuz ile Leyla birbirlerini zaten tanıyorlar o dünyada. Canan ise o yararcı hayatın içinden biri olarak o sanat ilişkisi içerisindeki hayatı değerlendiremiyor.

İşe yararlık varsayımıyla bakarsan Canan suçsuz. Ancak hayatın bir amacı olmadığını düşünürsen (Leyla’nın bakış açısı bu) Yavuz yaşayabilir. Nitekim Leyla orada işe yaramaz şeylerden bahsediyor ve Yavuz hayata tutunuyor tekrar.

Hayat kutsaldır ne demek? Kutsal ne demek? Mesela şu kalem kutsaldır ne demek? “Bunu başka bir şey için kullanma bunun amacı var. Bunun ereği var” demek. Kapitalizmde de öyle. Bu özel mülkiyettir demek bunu başka biri kullanamaz demektir. Kutsal demek her zaman erekselliği içerir. Yavuz’un ‘hayat kutsaldır’a ironik yaklaşımının arkasında ereksellik yüzünden intihar etmemi istemiyorsunuz anlamı var.

Bunlar bir kenara, Yavuz gerçekten fonksiyonlarını gösteremiyor, manzara seyredemiyor, dış dünyayla ilişki kuramıyor. Algıları ve düşünceleri zayıflıyor. O nedenle intiharı meşrulaştırmaya çalışıyor. ‘Hayat kutsaldır’ diyerek değil, ‘hayat güzeldir’ diyerek. Bu ikisi çok farklı tutumlar. Filmde, seyirci olarak hayat kutsaldır’dan yola çıkıyoruz ama hayatın işe yaramaz bir şey olma ihtimalini öğreniyoruz. İnsan bir amaca uygun olarak çalışsın, işe yarasın diye mi yaratılmıştır? Arka plandaki sorun bu.

Yoksa mesela Spinoza’da her canlı hayatta kalmak isteyeceği için intihar düşünülemez bir şeydir. İntihar hayatta kalma istenci ile çelişkili bir şey olarak görülür. İntihar bu anlamıyla imkansızdır. Ama Yavuz – muhtemelen Spinoza’yı bilen birisi olarak – ereksel düşündüğü için intihara yeltenmiyor. Ben öğrenciyken Zygmunt Bauman bana “Deleuze neden intihar etti?” onu araştır demişti. Çünkü Deleuze Spinozist bir düşünür. Spinoza’da ise intihar mümkün değil. Belirttiğim gibi. Peki Deleuze neden intihar etmişti? Çünkü çok hastaydı, düşünemiyor, algılayamıyordu. Yavuz’un sorunu da o olabilir.

Son sahnede Yavuz için intihar ediyor da diyemeyiz, etmiyor da diyemeyiz kesin olarak. Ama bana sorarsanız filmde manzara seyretme motifi o kadar belirgin ki, son sahnede balkondaki manzaranın kararması bence intihar olarak yorumlanabilir. Ama intihar etmediyse bile Yavuz “manzara seyredemiyor”. Bu anlamda yaşayamıyor.

İlk geldiklerinde Canan imzalaması için Yavuz’a bir şey uzatıyor. Yavuz ise bozulmuyor. O işe yararlılık, ereksellik çerçevesinde düşünmüyor. Bunu çoktan aşmış birisi Yavuz. Ama onun derdi felsefe, sanat anlamında manzara seyredememek. Zaten seyredemiyorsan manzara da bitiyor. O yüzden asıl manzara seyretmeyi bilmeyenler acınacak halde, Yavuz değil. Canan manzara seyrediyor mu mesela; acemi, çaylak, çocuk zaten. Oyuncu olmak isterken, oyunculuğu bilmiyor. Şiirin ne olduğunu bilmiyor. Şiiri romantizm zannediyor.

Filmde bir sanat tanımı da var o zaman.

Evet. Buradan sanata gelebiliriz şimdi. Canan’a göre şiir romantizmdir. Ben o kadar duygusal değilim; şair, sanatçı olamam. Bu, filmde birinci sanat tanımı karşımıza çıkan. İkinci tanım Leyla’ya ilişkin “sözcükleri uçuruyor, güzel şeyler” tarzında bir tanım var. Mesela şiir “güzel” konuşma-yazma sanatı değildir. Ben gazetelerden birinde bir şair ile röportaj okumuştum. Şiir “sözcükleri kanatlandırmaktır” diyor şair. Çok yanlış. Şiir dilin sınırlarını göstermektir. İkinci sanat ya da şiir tanımı bu açıdan sorunlu. Şiir güzel şeyler söylemekse o zaman hitabet sanatına dönüşür. Üçüncü olarak Leyla’nın şiiri masada bahis konusu ediliyor. Hayatın anlamını çiziyor ibaresi kullanılıyor. Şiirin anlamı hayatın anlamını çizmeye indirgeniyor. Hayata ilişkin ereksellik, sanata ilişkin erekselliğin meşrulaştırılmasını sağlıyor. Üç sanat, şiir tanımı veriliyor. Üçü de yanlış. Sanat çünkü amacı olan bir şey değil. “İş” değil. Sanat bir oyun. Nasıl oyun oynarken hedefin olmaz bu da öyle. Sistematik bir söylem ile muhabbet arasındaki fark gibi. Muhabbetin bir amacı var mıdır? Bir yerden başlarsın daldan dala gidersin, muhabbetin sonuna geldik diye bir şey olmaz, değil mi? Başı olmadığı gibi sonu da yoktur. Amacı da yoktur. Sanat da öyle bir şey başı, sonu, amacı yok. Hayat gibi.

Filmde bir söz geçiyor. “Güvendiğin her şeyi ve özellikle kendini yakıp yıkmadan şiir yazılamaz.” Yani şiir, sanat bir öznellik içermiyor. Neredeyse öznelliğin yok edilmesini içeriyor. “Kıymetini bilmediğimiz şeyler var” tarzında bir ibare geçiyor. Kıymetini bilmediğimiz şeyler, işe yarar görmediğimiz şeyler. O işe yaramaz şey ile sanat örtüşüyor.

Filmde bir detayda; bir sahnede Canan ile çay içmek için oturdukları bir kahveye, oy toplamak için gelen bir politikacının gelmesiyle kalkıp gitmelerini görüyoruz. Sanat ve politika ilişkisi üzerinden bir yorum getirilebilir mi buna?

İşte bunun bir de politik yanı var. Sevgi ismindeki sahte şairin politikacıyla ilişkisi var. “Çok akıllı bir adam” tarzında bir şeyler söylüyor. Olumluyor onu kısacası. Ama Leyla olsa ne yapardı denince. Onların o şair fantezisi ortaya çıkıyor. Herhalde çılgınca bir şey yapardı gibi bir şeyler söylüyorlar. Leyla için şair kafasına göre yaşar diyorlar. Ama bu bakış sanata ilişkin hem bir kıskançlığı hem de bir dışlamayı içeriyor. Aynı anda Sevgi’nin milletvekilinden takdir aldığını söylüyorlar. Onların gözünde sanat, sanatçı olmayanların takdirine muhtaç olmalı ki milletvekili takdir edince sevinsinler.

Leyla’nın önerdiği sanat modeli başka: Canan ile oturduklarında masaya daha politikacı ulaşmadan bırakıp gidiyorlar. Herman Melville’in Katip Bartleby’i gibi milletvekili ile “karşılaşmamayı tercih ederim” tavrı var Leyla’nin. Burada sanat ”iktidara ve zenginliğe” mesafe koyan bir şey. İşe yaramazlık, işe yarar şeylere mesafesini koruyarak kurabilecek bir alan olarak beliriyor. İşe yaramaz bir şey olarak sanat, takdir vs. beklemek zorunda olmadığı gibi onlar kapısına bile gelse dönüp kaçmak zorunda. Mesafeyi korumak zorunda.

İşe yaramaz şeyleri, işe yaramaz olarak korumalıyız. Takdir vs. sanatı işe yarar bir şeye dönüştürme eğilimi taşır. Cazip, çekici ve zehirleyici bir eğilim.  Ama sanatın sanat dışında bir ölçütü yok, en azından bu filmde. Bu filmi 11. Tez’e göre okuyamazsın. “Filozoflar bugüne kadar yorumlamakla (seyretmekle yani) yetindi. Önemli olan değiştirmektir.” Bu film, seyretme ilişkisi zaten değiştirmektir diyor. Bu açıdan son derece de politik bir film. Sanat politik midir? Değildir bir açıdan. Politikacı geldiğinde şair arkasını dönüp çıkıyor. Ama başka bir açıdan filmde dünyayı değiştiren tek kişi var. Leyla.

Benim burada değinmek istediğim başka bir nokta da var. Nietzsche’ye göre sanat, insanın güdülerinden ve arzularından bağımsız bir etkinlik değildir. Hatta tam tersine, güç istencinin uyarıcısı, istencin kışkırtıcısıdır. Putların alacakaranlığında bunun üzerine de bir fragmanı mevcut. Şöyle diyor:

 “Bütün bu sanat ne yapıyor? Övmüyor mu? Yüceltmiyor mu? Seçmiyor mu? Elemiyor mu? Bütün bunlarla o, belirli değer yargılarını güçlendiriyor ya da zayıflatıyor…Yoksa önemsiz bir ayrıntı mı bu? Bir rastlantı mı? Sanatçının içgüdüsünün dışında gelişen bir şey mi? Yoksa bu sanatçının sanatçı olabilmesi için bir önkoşul mu?… Onun temel içgüdüsü sanata mı yönelmiştir, yoksa daha çok sanatın anlamı olan yaşama yönelmemiş midir? Bu içgüdü yaşamın taleplerine mi yönelmiştir? –Sanat yaşama doğru büyük bir itkidir. Nasıl oluyor da amaçsız, ereksiz, “l’art pour l’art” (sanat için sanat ) olarak anlaşılabiliyor?”

Şimdi Nietzsche’ye bağlarsak. Nietzsche’nin Hamlet ile ilgili bir yorumu var. Ondan çok kısaca bahsedeyim. Birçok yazar Hamlet’i sevmez. Neden? Çünkü Hamlet karar veremiyor. Apolitik bir karakter. Trajik değil. Trajik tek bir şey varsa, trajik herhangi bir şeyin olmamasıdır Hamlet’te. Ama Nietzsche’nin, Benjamin’in Hamlet okumasında ortaya çıkan şey başka bir şey var Hamlet’te. Hamlet bir yerde tiyatrocuları davet eder. Babasının öldürülmesini canlandırır ki bu sırada amcasının tepkilerine bakacak. O tepkilerden amcasının, babasını öldürdüğünü ispatlayacak. Yani estetik bir düzenlemeyle, ‘oyun içinde oyun’ sayesinde katili bulmak istiyor. ‘Oyun içinde oyun’ her şeyi farklı bir gözle görmemizi sağlıyor. Politika da zaten farklı bir şekilde görmeyi sağlamak demek. Bir görme biçiminden başka bir görme biçimine geçmek demek Jacques Rancière’in dediği gibi. Bu açıdan bu film son derece politik. İşe yaramazı bir görme şekliyle başka bir halde görüyoruz. O tren yolculuğu ile biz de çok çok mesafe kat ediyoruz. Sinemada, oturduğumuz yerde dünya görüşümüz dönüşüyor. Bu anlamda sanat ister istemez politiktir. Çünkü sanat da görmekle ilgili. Dünyayı yorumlamak sadece metafizik bir şey değil. Dünyayı yorumlama tarzın değiştiği zaman dünya ile ilişki kurma tarzın da değişiyor.

Öyle bakarsak filmdeki sanat anlayışı şu: sanat bir oyundur, ereği yoktur, amacı yoktur. İkinci olarak, sanatın kendisi dışında bir kıstası olamaz, politik, ahlaki vesaire. Üçüncü olarak, sanat bir mesafe gerektirir, özellikle takdir gördüğü yerlerde. Son olarak, sanat ister istemez politiktir.

Ama bu politika burada karşımıza gelen ilk anlamıyla değil.

Sanki politika da “işe yarar politika-işe yaramaz politika” olarak ikiye ayrılıyor. Tabii ki ben ”işe yaramaz” politikadan bahsediyorum.

Peki Nietzsche yorumunuza dönecek olursak?

Nietzsche, pasiflikten çok hoşlanmaz. Nietzsche’den çok bana sorarsan Agamben’e yakın filmin sanata ilişkin duruşu. Ama Nietzsche bu konuştuklarımıza karşı çıkmazdı. Zaten Nietzsche’nin ‘büyük politika’ dediği tür politika, sanatsal bir pratik. Sanat da oynamakla ilgili bir şey. Neden? Yaratıcılık oyun ister. Dolayısıyla Nietzsche tanrıyı çocuklara benzetir. Çocuklar ne yapar. Oyun oynarlar. Her şey ile oynarlar. Mesela “Bu kaşıkla yemek yenir” derler, ama 2 yaşında bir çocuk kaşıkla yemek yemek dışında her şeyi yapar. Onu oyuncağa çevirir. İşte sanat işe yarar şeyleri ereksellikleri dışında kullanarak onları oyun oynanacak şeyler haline getirir.

Deleuze’un bahsettiği kaçış hattı, kaçış çizgisi şeklinde bir boyutu da var

Sanat o kargayı çizen çocuk. Deleuze orada. “Kaç, kaç…” Kaçış çizgilerine burada değinebiliriz. Orta yaşlı bir kadın genç bir çocuk. Kadın çocuğun görmediği bir şeyi görüyor: Polis geliyor. “Kaç, kaç diyor”. Bu kaç lafını duyan genç sanatçı çok mutlu oluyor. O mutluluğu görüyorsun gözünde. Mutluluğun, şiirin, felsefenin ereği yok. Ama bu dünyada mutlu olmak içinler. İlla bir erek istiyorsan buna mutluluk diyelim. Mutluluk nedir? Yine Agamben ile düşünecek olursak, ki ben bu filmi Agamben’e çok yakın buluyorum. Marks’ın biliyorsunuz tarihle ilgili önemli bir sözü vardır. “Tarih kendini iki kere gösterir. Birincisinde trajedi olarak, ikincisinde fars olarak” Bunu herkes bilir ama devamı şu şekildedir. Peki, neden bu şekilde tekerrür eder? Çünkü insanlar sevinç ile farsı yok edebilsin diye. Mutluluk, farsı yok edebilmek. Bu filmin bazında fars, işe yararlık metafiziği. Onu yok edebildiğin an mutlu oluyorsun. Onu yok etmenin bir sürü dili var. Deleuze ile bakarsak bu kaçış çizgisi. Mutluluk; kaçış çizgisi bulabilmek. Bütün bu açılardan film son derece tutarlı. Ama dediğim gibi bu çok uzun bir gelenek. Modernitenin başında Don Kişot ile karşımıza çıkıyor sonra Shakespeare ve bu temalar sürekli sürekli ele alınan temalar modernite içerisinde. İki türlü modernite var. Birincisi işe yarar modernite ikincisi işe yaramaz modernite. Birisi ‘yararcı’ felsefenin panoptik modernitesi, bir de Don Kişot’un ‘ise yaramaz’ modernitesi.

Peki burada modern aklı nasıl yorumluyorsunuz?

İşte modern akıl, aynı anda yararcılık felsefesinin aklı ve manzara seyreden akıl. Yine bir ikili ile karşı karşıyayız. İki tür felsefeci var. İki tür flanör var. İki tür modern var. Birincisi işe yararlık peşinde koşan mühendis modernite, ikincisi işe yaramazın peşinde koşan şair modernite. Bunlar çoğu kez aynı insanda da yan yana gelebiliyor. Bu Bauman’ın söylediği gibi modernitenin muğlaklığı. Modernite, Nasreddin Hoca gibi, işe yararlılığın felsefesidir derseniz, haklısınız. Modernite işe yaramazlığın felsefesi derseniz, yine haklısınız. Ama bu ikisi çelişkili değil mi derseniz? Yine haklısınız. Modernite o çelişki zaten. Modernliğimizi belirleyecek şey, bu çelişkiye nereden katıldığımız. Şairin tarafından mı? Mühendisin tarafından mı?

Bir başka değinmek istediğim şey ise  şiir. Şiirin tarihi ve edebi anlamda bir önemi mevcut. Homeros ve Hesiedos’a baktığımızda iki şair ve iki farklı şair görüyoruz. Ama önemli olan kısmı ise belki de bütün bir batı felsefesinin temelini oluşturan bu iki ozan olabilir.

Belki iki tür şiir var. Ben farkı trajik ile komedi arasında görüyorum. Hatta mesela Platon şairleri kovarken devletten ben trajik şairleri kovuyor diye düşünüyorum. Bu bağlamda Agamben’e ve Deleuze’e katılıyorum. Komedi daha önemli. Komik deyince de, unutmamak gerek, mesela Kafka çok komik bir yazar. İşe Yarar Bir Şey’de de çok komik sahneler var. Bu gözle seyrederseniz.  Komedi, işe yaramazlığın alanı belki. Kısaca söylemek gerekirse, ben gerçek bölünmeyi trajedi ile komedi arasında görüyorum.

İktidarın da kırılabilmesi için mizaha ihtiyaç vardır. Buna benzer bir şey söylüyordu Hannah Arendt.

Evet. Mizahın, komedinin önemli bir özelliği var. Mesela mizah ironiden farklı olarak yukarıdan bakmaz. Bir eşitlik barındırır. Deleuze o yüzden komediyi sever. Ben de öyle düşünüyorum. Aynı düzlemdeliğin söyleme biçimi komedi. Bu filmi konuşurken “kullanmak” teriminden bahsettik. Kullanılanla, kullananın hep iç içe geçtiği bir alan.

Filmle alakalı değinmek istediğim bir detay da şuydu: Filmde gördüğümüz figürler dışında duyduğumuz sesler de bir karaktere dönüşmüş durumda. Bunun taşıyıcısı niteliğindeki en önemli sahnesi; çello hocasının görüntüsünü görmesek de çaldığı müzikle ve bir ışık huzmesinin tavana yansımasıyla onu hayal ettiğimiz sahneydi. Ben sesi, sinemada gördüğümüz boyutların dışında bizlere daha geniş bir alan sunması açısından önemli buluyorum. Hatta o sahnenin diğer bir önemi de şu; o sahneye gelene kadar o müziği film boyunca duymamız ama o sahnede onu birisinin çaldığını öğrenmemiz. Bunun örneklerini çoğu kez sinemada gördük. Ama benim buradan atlayacağım ve sormak istediğim bir soru şuydu. Bir film imajlarla ortaya çıkıyor. Bunlardan birisini az önce söyledim” Ses”.  Bu imajların bütünü bir filmi oluşturuyor. Bir filmin, bir sanat eserinin muhatabına ulaşması, o kişinin doğayı ve insanı bilmesi neticesinde gerçekleşiyor. Bunları toplarsak bir sanat eseri ne denli kapsayıcı olabilir?

Bu filmin muhatabı kim mesela? Kim üstüne alınırsa o. Lacan “her mektup alıcısına ulaşır” der. Çünkü okuyandır alıcısı. Bu filmin de alıcısı onu seyredendir. Onu dikkate alandır. O anlamda sanat eseri bir olay. Olaylara gidilmez. Olay bize gelir. Olaylar bize geldiğinde ya onlara hazır olabilir ya da olayın hiç farkına varmadan onu kaçırırız. Sanat eseri de öyle; sen açık olursan sana geliyor. Dinde de keza “mucizeler sadece inananlara görünür” derler.  İyi sanat eserleri de iyi izleyicilere görünür.

Son olarak toparlayacak olursak ne demek istersiniz?

Bir ironik şey de, o yemekteki insanların hepsi yalnız. Anti sosyal diyorlar ya Leyla’ya. Ama kendileri yani sosyal olanlar asıl asosyaller. Biri beş aydır ilk defa dışarıya çıkıyor. Birine dokunuyorlar, hemen ağlıyor. Öbürleri salakça konuşuyorlar sürekli olarak. Muazzam bir yalnızlık var ortamda. Bunlara bakınca Leyla olağanüstü sosyal. Film bu açıdan da tersyüz ediyor bazı şeyleri. Yararcı felsefe de bazı şeyleri tepe taklak etmiş zamanında. En sosyal insan, en asosyal insan filmde. Müthiş güzel bir paradoks. En işe yarar şey, en işe yaramaz şey.

Filmin sonuna gelecek olursak da intihar etti mi etmedi mi pek önemi kalmıyor. Ne işe yarar ne yaramaz sorusuna göre intihar meselesi ikincilleşiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir