İran Yeni Dalgası ve Abbas Kıarostamı

Günümüzde, sinema dünyasına baktığımızda, bir film ne kadar tekel bir yapıyla oluşturuluyorsa, o film o kadar eskimeyen bir sanat eserine dönüşüyor. Bunu biraz daha açarsak, bir sanatçı ortaya çıkardığı sanat eserine, ne kadar kendi karakterini, kendi insani duygularını, kendi ruhunu verebilirse o eser, eskimeyen ve özellikle altını çizecek olursak az bulunan bir sanat eserine dönüşüyor. Sinemada tekellik dediğimiz şey tam olarak bu noktada, bağımsız sinemacılarla ortaya çıkıyor. Günümüze dek birçok bağımsız sinemacı, birçok akım ortaya çıktı. Bunlar çoğunlukla Avrupa ve Amerika menşeili. Kafamızı biraz daha doğuya doğru çevirdiğimizde ise orada sinemaya onurunu, tutkusunu ve hayatını adamış bir isim var. Geçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden Abbas Kiarostami…

Abbas Kiarostami, Dünya’ya özellikle İran sinemasına çok şey kattı. Hatta yaptığı filmlere bakacak olursak sadece sinemaya değil, insanlığa da çok şey katmıştır. 18 yaşında evden ayrılıp Tahran Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde resim bölümünde başladı. Bu okula başlamadan önce ufak çaplı bir resim yarışmasında birincilik alan Kiarostami bu bölümde de kendini resim ve grafik tasarımı üzerine geliştirdi. Okul hayatından sonra çalışma hayatına film afişleri, çizgi film jenerikleri gibi projelerle başlayarak yavaş yavaş sinema hayatının temellerini atmaya başladı. Kiarostami’nin sinemada gelişimi İran Yeni Dalga Sineması ile de paralel olarak gelişti. 1960’lı yılların sonunda yerel İran sinema endüstrisi ağırlıklı olarak düşük kaliteli melodramlar, komedi ve luti filmler (sert adam olarak dilimize kodlayabileceğimiz bir film türü) üretiyordu. Daha sonraları İran Yeni Dalgası diye adlandırılacak olan bu hareketin temelleri, bu eğilimin habercisi olan iki filmin piyasaya sürülüp İran sinema endüstrisinin sarsılmasıyla atılmış oldu. Bu iki filmden birisi olan 1969 yapımı Mesud Kimiya’nın Kayser filmi, genellikle akraba bir kadının başına gelenlerin intikamını konu alan luti dediğimiz sert adam türünü, farklı bir şekilde ele aldı. Kayser filminde,  iyi adam ve kötü adam karşıtlığını kullanarak; iyi adamı İran geleneği figürüyle, kötü adamı ise İran geleneklerini ihlal eden bir figür bağlamında çarpıştırarak luti türünü daha cazip hale getirdi. İkinci film ise Deryuş Mehrcui’nin, tek geçim kaynağı ineğini kaybeden bir çiftçinin, hayvana ruhen ve bedenen vücut kazandırmaya çalışan hikayesini konu alan Gav filmiydi. Bu film İran yaşamını biraz daha derinlerine inerek konu aldı. İran yaşamını dürüstçe ele alması yeni bir soluk olarak değerlendirildi. İran Yeni Dalga sineması, sinema dünyasında bilinen diğer birçok akıma nazaran daha uzun soluklu ve üç kuşaktan oluşan bir akım ve bu akımın birinci kuşağı bu iki filmle beraber başlamış oldu.

İran’da oluşan bu hareket birçok, olumlu gelişmenin de kıvılcımı oldu. MCA ve Ulusal İran Radyo Televizyonu kuruldu. Bu iki oluşum sanata ve sanatçıya değer veren kraliyet mensupları tarafından, artan petrol gelirleriyle finanse edildi. İki oluşum da her türlü belgesel ve filme destek vermesinin yanı sıra, birçok ulusal festivale de finansman sağladılar. Bu gelişmeler tabi ki bir domino taşı etkisi yarattı. Birçok üniversitede film kulüpleri kuruldu. Hükümet sinemaya olan desteğini arttırdı.  Telfilm ve Sinema Endüstrisini Geliştirme Şirketi çok sayıda uzun metrajlı filme imza attı. Abbas Kiarostami bu tarz gelişmelerin içinde, kendi sanatını icra etme konusunda şanslıydı diyebiliriz.

Abbas Kiarostami ise bu hareketin birinci kuşağındadır. İran Yeni Dalgasının güçlenmesinde Kiarostami’nin çok katkısı oldu. Köker üçlemesiyle farklı çekim ve reji methodları kullanarak İran Sineması’na özgün bir soluk getirdi. Örneğin; otomobil içerisinde geçen 10 isimli filminde Kiarostami, oyuncuların ne yapması gerektiğini önceden söyleyerek, aracın içerisine yerleştirilen sabit kamera ile gün içerisinde gelişen doğal ve kısmen doğaçlama diyebileceğimiz diyalogları kayıt ederken, yönetmen bu aracın içerisinde bulunmaz. Bunu ise çekilecek sahnenin akışkanlığını ve diyalogların doğal ritmini bozmamak için yaptığıyla açıklamıştır. Kuşkusuz bu alışılagelmiş bir teknik değildi. Bu filmle, yönetmen neredeyse filmde devre dışı bırakılmıştı.

1979 yılına gelecek olursak yaşanan İslam Devrimi’nden sonra yurt dışında yaşamını sürdürmek yerine ülkesinde kalmayı tercih etmiştir. Bunu: ‘’Bir ağacı kök saldığı yerden ayırıp başka bir yere taşırsanız, ağaç meyve vermez olur. Verse de, kendi yerindeyken vereceği meyve kadar güzel olmaz. Bu, doğanın kanunudur. Bende, ülkemi terk etmiş olsaydım, aynen o ağaç gibi olurdu. ‘’ sözleriyle açıklar.

Filmlerinden biri, benim de sevdiğim bir film olan 1997 yapımı, Kirazın Tadı. Filmde Kiarostami, Tahran’ın kenar mahallerini minimalist bir şekilde ele alır. Filmde arabasıyla seyir halinde olan Bedii Bey, intihar ettikten sonra, para karşılığı mezarına toprak atacak birilerini aramaktadır. Bedii bey mutsuz ve çaresiz hayatını sonlandırılmaya çalışmaktadır. Amacı bir gece yarısı ilaç alarak intihar etmek ve kendi kazdığı mezarında uzanarak ölümü beklemektir. Öldükten sonra mezarına toprak atacak birilerini bulmaya çalışan Bedii bey, bu kişileri otomobiliyle seyahat halinde Tahran’ın arka sokaklarında, sanayi bölgelerinde ve inşaatlarında çalışan maddi durumu yetersiz olduğunu düşündüğü insanlar arasından seçmeye çalışmaktadır. Bu şekilde devam eden yolculuğunda birçok kişiyle tanışır. Fakat çoğu bu teklifini kabul etmez. Her ne kadar maddi durumları yetersiz olsa da seçtiği kişiler böyle bir vicdani yükümlülüğün altına girmez ya da bu durum onları korkutur. Hayatlarını sürdürmekte maddi sıkıntılar yaşasalar da bu durum sonucunda ölüm olan, ürpertici bir olaydır. Filmin sonlarına doğru, anemi hastası bir oğlu olan Bakari isimli bir işçiyi aracına alan Bedii bey, bu durumu ona anlatır. Bakari ise yaptığı konuşmada, Bedii Bey’in bu girişiminin hastalıklı bir düşünce olduğunu, bir fıkrayla dile getirir:

“Türk’ün biri doktora gitmiş ve doktor bey nereme dokunsam oram ağrıyor, ayağıma dokunuyorum ayağım, göğsüme dokunuyorum göğsüm ağrıyor, demiş. Doktor hiç düşünmeden cevap vermiş: Sizin bir şeyiniz yok, parmağınız kırık. Hasta olan düşünceleriniz. Bakış açınızı değiştirin.”

Eğer bir acı çekiyorsanız, hayata hep o çerçeveden ve o acının içinden bakarsınız. Bu da sizin düşüncelerinizi etkiler, burada kırılan parmağı ortadan kaldırmalıdır insan direk hayatını değil demektedir Bakari. Uzun konuşmaları ve ikna çabaları Bedii Bey’i ikna etmez, kararlıdır ve şöyle der: “İntiharın büyük günahlardan olduğunu biliyorum. Fakat mutsuz olmak da büyük günah. Mutsuzken başka insanları incitirsiniz. Bu da bir günah değil mi?”. Hasta bir çocuğu olduğu için çaresizlikle Bedii Bey’in teklifini kabul eden Bakari “Yaptığınız eylemler, o an size doğru gelebilir. Bunların yanlış olduğunu o olay gerçekleştikten sonra anlıyorsunuz. Bazen ölüm de bir çare gibi gözükebilir. Ama öldükten sonra pişman olsanız bile telafisi yok. Diğer taraftaki insanlar burayı görmek istiyor. Siz ise oraya gitmek için acele ediyorsunuz.” dese de sonuç değişmeyecektir. Bedii bey, Bakari’yi gideceği yere kadar bırakır. Gece evine gidip uyku haplarını içecek ve ölümü beklemek için kazdığı mezarda uzanacaktır. Eğer sabah olduğunda ölmezse, Bakari ona elini uzatacak ve çıkaracak, ölürse de üzerine toprak atacaktır. Yaşamın kırılganlığı ve umutsuzluğuyla karşımıza çıkan filmde, yaşamın kırılganlığını ve umutsuzluğunu Bedii Bey ile, yapmak istemediğimiz şeyleri, bazen sevdiklerimiz için yaparken vicdanımızı da ikinci plana bırakabildiğimizi Bakari ile görüyoruz.

Film çekildikten sonra, senaryosu da kitap olarak basıldı ve en önemlisi Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ödülünü beraberinde getirdi.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir