İlksen Başarır Röportajı

Yönetmen İlksen Başarır’la son filmi Bir Varmış Bir Yokmuş üzerine konuşmaya başladık ve sonra kendi sinemasından, sinemaya genel olarak bakışından konuştuğumuz keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Tüm samimiyeti ve içtenliği için kendisine bir kez daha teşekkür ediyoruz. İşte İlksen Başarır röportajı;

Öncelikle Bir varmış Bir Yokmuş’u konuşalım. Filmin hikayesi nasıl çıktı? Diğer filmlerinize göre yeri neresidir?

Biz bir aşk filmi yazmak istiyorduk. İki senedir de çalıştığımız bir şeydi aslında. Nasıl bir şey yazsak, ne anlatsak, nereden başlasak diyorduk. Ufak tefek notlarla önümüzde hikayesi de vardı. Herkesin yaşadığı sorunların olduğu bir aşk hikayesi olsun istiyorduk. Filmdeki problemler de aslında çok günlük şeyler, biraz onun üzerinden kurmaya çalıştık. Biz hikayeyi bulduktan sonra altını nasıl doldurabiliriz diye düşünürken masallar geldi aklımıza. Bizim bütün filmlerde, bir şiirden ya da başka bir edebiyat eserinden yararlandığımız oluyor, bunda da masalları bulduk. Masalların bize çocukken anlatılan o tatlı halleriyle, gerçek ve ilk yazılmış, ilk anlatılmış hallerinin ne kadar farklı olduğu ve aslında bizim dinlediğimiz masalların bilinçaltımızda çocukluktan itibaren bizi nasıl kodladığı üzerine çalıştık. Filmde de bir sürü masalın esprili bir şekilde başka bir hali var. Öyle başladı hikayesi.

Başka Dilde Aşk ve Atlıkarınca gibi filmlerde toplumun içinden belli bir sorunu çekip, onu inceleyen bir yaklaşımınız vardı. Bir Varmış Bir Yokmuş’un hikayesi biraz daha sıradan diyebilir miyiz?

Toplumsal sorun deyince illa ki ensest olması, engelliler olması ya da işçi hakları gibi sorunların olmasına gerek yok. Bu filmdeki sorun da aslında çok toplumsal bir sorun. Biz niye aşk filmi yazmak istiyoruz? Etrafımıza bakıyoruz, herkesin ilişkisi çok korkunç, hiçbir şey doğru gitmiyor, doğru yaşanmıyor. Çünkü yaşadığımız yerde, öncelikle Türkiye’de, artık dünyanın bize getirdiği şartlardan dolayı hiçbir şey doğru yürümüyor. Sadece aşk olmasına gerek yok, arkadaşlıkta da öyle, insanlar arkadaşlarıyla daha az görüşüyor. Daha az şey paylaşıyor insanlar. Biz yola buradan çıktık. Toplumsal sorun olarak tabi ki bir sürü başka şey yapılabilir. Biz sıradan sorunları seçtik filmin içinde. Bu aslında her gün herkesin ettiği bir kavga belki de. Biz sadece bunu hayatın içinden çekip çıkardık. Filmde biraz dürüstlükle ilgili bir mesele var. Film şunu söylüyor aslında; eğer dürüst olmazsan hiçbir şeye doğru başlayamazsın. Bu aslında her türlü ilişki için geçerli.

Mert Fırat’ın karşısındaki isimleri, kadın başrolleri neye göre seçiyorsunuz? Melisa Sözen de Sadet Işıl Aksoy da çok medyatik ya da sürekli ön planda duran, durmaya çalışan kişiler değiller.

Bizim için, iyi oyuncu olması önemli. Popüler birini oynatmak değil derdimiz. Öyle olsa bir sürü oyuncu var Türkiye’de. Biz aslında bizimle beraber yola çıkacak birilerini arıyoruz. Başka Dilde Aşk’ta Saadet vardı, Saadet, Mert’in masterdan arkadaşıydı, ona senaryoyu verdik, okudu, burada bizimle beraber düşündü. Aynısı Atlıkarınca’da Nergis için de geçerli. Nergis de Mert’in üniversiteden arkadaşı. Melisa’yı da çok eskiden tanıyoruz. Yani biz, bizimle beraber yola çıkıp, o hikayenin içinde bizimle, bizim kadar heyecanlanıp yürüyebilecek insanlarla çalışıyoruz. Bizim üç filmimizde de oynayan üç kadın oyuncu da, Türkiye’nin en iyi kadın oyuncularından.

Saadet Işıl Aksoy’un Twice Born gibi uluslararası işleri de var. Ama bu üç kadın oyuncu da Türkiye’de daha çok dizilerde gördüğümüz, hatta sinema filmlerinde de ayrıntı filmlerde gördüğümüz isimler.

Çünkü Türkiye’de şu anda çok acayip bir komedi filmi furyası var. Yılda iki üç tane aşk filmi oluyor. Diğer yönetmenlerin neye göre seçim yaptığını bilmiyorum açıkçası. Belki de dediğiniz gibi, çok medyatik değiller bu oyuncular, her gün gazetede yer almıyorlar, ama benim için oyunculukları önemli ve ben üçünün de üç filmde de çok iyi oynadığını düşünüyorum.

Atlıkarınca’da kapıların sürekli aralık bırakılması ve kapının ardında ne olduğunun düşündürülmeye çalışılması ya da Başka Dilde Aşk’ta Mert Fırat’ın eve girdiği anda kızın da evde olması ve onun duyuyor ama diğerinin duymuyor olması gibi bazı ayrıntılar var. Bir Varmış Bir Yokmuş’ta buna benzer ayrıntılar var mı? Böyle düşündürmeyi seviyor musunuz?

Atlıkarınca festivalde ilk yayınlandığında, filmin yeterince cesur olmadığıyla ilgili şeyler duymuştum. O da baba ile çocuk arasındaki sahneyi kullanmadığımız için. Sinema öyle bir şey ki,  binbir türlü anlatıma sahipsin. Bunu direkt olarak göstermek bunun en kolay yolu gibi geliyor bana ve adamla çocuğun ilişkisini göstermek de bana çok çirkin geliyor. Biz zaten o senaryoyu yazmaya başladığımızda ilk derdimiz hikayedeki kızı asla bir arzu nesnesi olarak hiçbir yerde kullanmamaktı. Filmin hiçbir anında bu çocuk böyle görünmeyecekti. Zaten biz bir şeyin altını çizmeye çalışıyoruz, eleştirdiğimiz şeyin kendisi olmamız çok çirkin olurdu. Dedik ki, biz kimseye malzeme çekmiyoruz, “bak işte adam bu kıza böyle dokunuyor…” bize ne, biz orasıyla ilgilenmiyoruz, biz yarattığı travma ile ilgileniyoruz. Yazarken b öyle düşünerek yazıyoruz. Bir Varmış Bir Yokmuş’ta diğer filmlerdeki kadar belirgin olarak yok. Adamın rüya sahneleri var orada. Rüya da demeyelim, zihninin sahneleri var. Biz orada aslında çok üstü kapalı bir şekilde, adamın sevgilisinin nasıl öldüğünü de söylüyoruz. Onları biz koyuyoruz ama altını çizmek istemiyoruz. Tam aynı şekilde olmasa da diğerlerinde olduğu gibi olmasa da, var tabi bunda da. Onu bulmak için kendini zorluyorsun, o yüzden ben çok seviyorum. Bu filmde kullandığımız videolar, daha çok doğa videoları olması, bir ağacın gövdesine girmesi, bunlar hep aslında bizim baştan sona anlattığımız o Lethe masalıyla ilgili, aslında hep sıfıra dönmek, kişinin kendisine, daha doğrusu doğasına dönmesi var.

Mert Fırat’la çok iyi bir ikili oldunuz senaryo konusunda. Bildiğimiz kadarıyla sinemada böyle bir ikili yok. Belli senaristlerle çalışan yönetmenler var, belli oyuncularla çalışan yönetmenler de var. İki kişinin senaryoyu yazıp, birisinin oyuncu olarak kameranın önüne geçtiği, diğerinin kamera arkasına yönetmen olarak geçtiği bir ikili yok. Birlikte çalışmak nasıl, paslaşarak mı gidiyor, tartışmalar oluyor mu?

Birlikte çalışmak çok zevkli, kolaylıkları da var zorlukları da. Bizde hep şöyle oluyor, aklımıza bir hikaye geliyor, onu etraftaki herkese anlatmaya başlıyoruz ve paylaşmayı seviyoruz. Belki de o yüzden iki kişi çalışmak daha kolay. Bazı insanlar iki kişi çalışmaya pek yatkın olmayabiliyor. Yani kendi kendine ilerlemeyi seven insanlar da var. Biz öyle değiliz, etrafımızdakilerle paylaşıp fikirlerini söylemelerini önemsiyoruz. Böyle ilerliyoruz. Beraber çalışmanın en zevkli yanı şu, sürekli kendini doğru yaptığına ikna etmeye çalışıyorsun. Karşındakini değil de, hep kendi yaptığının sağlamasını aldığın bir yer oluyor. Mesela gün boyu tek başına çalışıyorsun, akşam olup “böyle böyle bir şey” dediğinde aslında gün boyu yaptığının sağlamasını yapıyorsun kendine. O yüzden de bizim için çok zevkli oluyor. Bir de biz ön çalışmasını çok uzun yapıyoruz. Okumalarını, hazırlığını çok uzun yapıyoruz. Hazır olunca senaryoyu yazmamız daha kısa sürüyor.

Atlıkarınca filminde uğurlama sahnesinde siz de varsınız. Başka filmlerde de var mı böyle bizim kaçırdığımız oyunculuklarınız?

Maalesef, kimse olmadığı için oynadığım oldu. Başka Dilde Aşk’ta da var ama siz göremezsiniz çünkü arkam dönük, minibüste gidilen sahnede. Orada oturulacak yer olmadığı için, ben monitörle orada oturuyorum. Öyle “bir an ben görüneyim” gibi bir niyetim yok. Onu da Mudanya’da bir köyde çektiğimiz için, insan lazım ve başka da kimse yoktu. Ben de orada durmak zorunda kaldım. Yoksa benim hiç sevmediğim bir şey kamera önü, fotoğraf bile çektiremiyorum ben.

Biraz da sinemada kadına dönelim. Sinemada kadın yönetmenlerin durumu nedir?

Aslında ben Türkiye’de kadın yönetmen sayısının fena olmadığını düşünüyorum. Azımsanacak sayıda değil kadın yönetmenler. Üretkenler de. Alt alta yazdığında belirli periyotlarla film üreten kadın yönetmenler var. Ama bütün dünyada olduğu gibi, bu meslekte de yine erkekler daha fazla, ama bununla da ilgili pek yapılacak bir şey olduğunu da düşünmüyorum. Ben, “kadın yönetmen erkek yönetmen” gibi soruları da sevmiyorum, öyle soru sorulunca genelde cevap da vermiyorum. Bu bir meslek ve ben bunu seçtim, bunu yapıyorum. Şöyle bir şeyin varlığından emin değilim; “birisi kadın diye bu mesleği yapamıyor” diye pek düşünmüyorum. Zorluğu, bu mesleği yürütebilmek için önümüze gelen klasik hayat şeklinden vazgeçiyor olman gerekiyor. Mesela şu an benim çocuğum olsa bu şekilde ve bu şartlarda çalışabilir miyim? Zannetmiyorum. Olmaz yani, ben 9 ay, bir yıldır eve uyumadan uyumaya gidiyorum. Her gün ofisteyim, setteyim, montajdayım, iki gün post prodüksiyonda yatıyorum orada kalıyorum. Bence o yüzden biraz zor.

Kariyeriniz nasıl başladı? Yönetmen olmak için yola çıkmadınız galiba.

Ben aslında gazetecilik mezunuyum. Çok da gazeteci olmak isteyerek girdim üniversiteye. ikinci sınıfta staj yapmaya başladığımda, gazeteye gidip geldiğimde gördüm ki o benim hayalimdeki gibi bir şey değil aslında, öyle olması da pek mümkün görünmüyor. Biraz hayal kırıklığına uğradım, ben acaba bu mesleği yapamayacak mıyım diye düşündüm. Kendi kendime “benim başka bir şey yapmam lazım, ama o ne acaba?” demeye başladım. Sonra bir arkadaşım vardı İFD’de çalışıyordu, prodüksiyon şirketinde. Bana  “birini arıyorlar prodüksiyon asistanı olarak, çalışmak ister misin?” dedi. Gittim ve beni işe aldılar. 9 ay çalıştım orada maaşlı eleman olarak ve o 9 ay boyunca bir sürü sete gittim geldim. Orada da ilk sete gittiğim gün şuna karar verdim; “Ben bu işi yapacağım o kesin, ama hangi tarafında duracağım?”. Onu anlamam gerektiği için 9 ay çalıştım ve 9 ayın sonunda Ezel (AKAY) Abi’ye, ben burayı seviyorum, bu işi yapmak istiyorum ama ben galiba rejiyi yapacağım, o tarafa doğru gitmek istiyorum dedim. O da çok destekledi ve ben reji bölümüne geçtim. Yardımcı yönetmenlik yapmaya başladım. Çok uzun zaman da onu yaptım ve çok da severek yaptım. Aslında Başka Dilde Aşk’ı yazarken bile, filmi benim çekmem gibi bir durum yoktu. Ben yardımcı yönetmen olarak hayatıma da devam etmek istiyordum, çünkü gerçekten çok sevdiğim bir işti. Türkiye’de yardımcı yönetmenliğin bir meslek olmaması da benim çok canımı sıkıyor. Yabancılarla çok çalıştım, adam 65-70 yaşında geliyor, yardımcı yönetmen, işi bu adamın ve bununla hayatını idame ettirebiliyor, yani kazandığı parayla. Türkiye’de her şey atlanacak bir basamak olarak görülüyor; yardımcı yönetmensen, yönetmen olacaksın, öyle değil ki. Yardımcı yönetmenlikle yönetmenliğin aslında çok bir ilgisi yok. Başka dünyalar onlar. Ama burada 45 yaşına geldin, yardımcı yönetmen olarak kaldıysan, sana Türkiye’de “bu da becerikli değilmiş o kadar, yapamadı” gözüyle bakıyorlar. Hayır, onu yapmayı tercih etme şansın olmalı aslında, ama burada yok.

Gazetecilikte de ben bir şeyler anlatmalıyım güdüsü, zamanla sinemaya evrildi herhalde.

Benim yazmaya ilgim vardı hep. Ezel AKAY’la çalışırken de o beni çok desteklerdi. Bir sürü senaryo gelirdi ve bazılarını bana okutur, raporlarını yazdırırdı. Ezel abinin çok emeği vardır. Dolayısıyla ben biraz da orada öğrendim, senaryo okuyarak. Uzun metrajla ilgili sırasıyla neler yapılır ve nasıl yapılır.

Yönetmenlikte özellikle belirlediğiniz, oluşturmaya çalıştığınız bir tarzınız var mı? Bir Varmış Bir Yokmuş filmindeki sallanan kameralar dikkatimizi çekti.

Benim bildiğim bir tarzım yok. İnsanlardan duyduğum şeyi sadece söyleyebilirim. “Başka Dilde Aşk, Atlıkarınca ve Bir Varmış Bir Yokmuş’a bakınca, bunları senin çektiğini söyleyebiliriz.” diyorlar. Bilerek yapılan bir şey değil tam olarak, biraz içgüdüsel. Bence o, ele aldığın şeye nasıl yaklaştığın ve nasıl baktığınla ilgili bir tanımlama olabilir. Yani 3 filmi benim çektiğim anlaşılıyorsa, karakterlerin duruşundan, benim hikayeye nasıl baktığımdandır. Bence oradan anlaşılıyor çünkü birbirlerine benzemiyorlar. Atlıkarınca ve Başka Dilde Aşk’ta çok benzer bir sahne var. Kız anneannesine olanları anlatıyor ve kamera açılınca biz görüyoruz ki anne dışarıda aslında duyuyor. Başka Dilde Aşk’ın finalindeki gibi, kız içerde ve adam aslında orada, yani şahit olunan şeylerle ilgili bir takım böyle benzerlikler oluyor. Bunu bilerek yapmıyorum aslında, biraz içgüdüsel olarak gelişiyor. Ben şöyle çalışıyorum, bir şey canlanıyor kafanda ve o filmi nasıl çekeceğini görmeye başlıyorsun, yani aslında hikaye akmaya başlıyor zihninde ve ben ona göre o kamerayı nasıl kullanacağıma karar vermeye çalışıyorum. Çünkü her hikayenin başka bir anlatım dili var. Bence bütün yönetmenler için böyle. Mesela Haneke de öyle, her filmini izlesen onun çektiğini söyleyebilirsin, ama aslında o da hepsinde başka bir şey yapıyor. Filmlerinin çok benzer olduğunu söyleyemeyiz ama hepsinin onun filmleri olduğunu söyleyebiliriz.

Bu güzel sohbet için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir