Hizmetçi

Oldboy filmi ile dünya çapında ün yapan Güney Koreli yönetmen Chan-wook Park, Stoker ile filmografisine İngilizce çektiği ve Amerika(n) topraklarında geçen başarısız bir film ile ara verdikten sonra The Handmaiden (Ah-ga-ssi) ile tekrar memleketine dönüyor. Sarah Waters’in Victoria Devri’nde geçen, 2005 senesinde TV’ye üç bölüm olarak uyarlanan romanı “Fingersmith”, bu kez beyaz perdede karşımızda. 1930’lar Kore’sinde, Japon sömürüsü döneminde geçen filmde zengin bir ailenin malikânesine konuk oluyoruz. Hırsızlıkla, dolandırıcılıkla geçinen alt tabakadan küçük bir çetenin, bu en yukarıdaki soylu sınıfa kapak atmak için çevirdiği oyunları seyrediyoruz. Cannes Film Festivali’nde ana seçkide yarışan film, zarif sanat tasarımı ve cesur lezbiyen sahneleri ile öne çıkıyor.

Başlangıçta filmin tarihi ve sınıfsal arka planı, kısa ve başarılı bir şekilde işleniyor. Üç farklı anlatıcının yer aldığı üç bölümün ilkinde, Sook-Hee isimli yankesicinin hizmetçi olarak girdiği yeni ortamı tanımasını ve hizmet edeceği kişi olan hanımı Hideko ile tanışmasını kendi bakış açısından seyrediyoruz. Hanımının yüzünü ilk gördüğü andan itibaren güzel buluyor ve bu duyguları, yalancı Kont Fujiwara ile kurdukları plan ile film boyunca çatışıyor.

İkinci bölümde Leydi Hideko devreye giriyor ve kendisinin göründüğü kadar saf ve masum olmadığını anlatıyor. Onun bakış açısından Fujiwara’nın planının arkasında bir plan daha olduğunu öğreniyoruz. Sahneler arası geri dönüşlerle hikâyenin bazı kısımlarını tekrar seyrediyoruz. Hideko’nun çocukluğunu, yetiştirilmesini ve teyzesini intihara götüren süreçleri görüyoruz. Evin sahibi olan kitap koleksiyoncusu, Hideko’nun eniştesi Kouzuki, kendisine ve misafirlerine kitap okuması için Hideko’yu yetiştirirken sert yöntemlere başvuruyor. Kaçması ihtimaline karşı, onu teyzesine yaptığı gibi mahzene kapatmakla tehdit ediyor. Esasında asıl mirasçı olan yeğeni Hideko ile evlenip mala mülke konmak isteyen de başta kendisi.

Bütün düğümlerin çözüldüğü üçüncü bölümde ise Kont Fujiwara anlatımı devralıyor ve erkeklerin dünyasına götürüyor bizleri. Park, film boyunca perdeye yansıtmaktan kaçındığı şiddet ögelerini bu son kısma saklıyor ve Hideko’yu elinden kaçıran iki erkeğin bir bakıma hesaplaşmasına şahit oluyoruz.

Filmi, sunumunda sıklıkla kullanılan “erotik gerilim” tabirinin aksine, “erotik gizem” olarak sınıflandırmak daha doğru olur. Hatta kütüphanede geçen bölümleri gotik olarak nitelemek mümkün. Gerilimden ziyade, birbirlerinden sırlarını saklamaya çalışan karakterlerin nasıl rol yaptıklarını izliyoruz. Davranışları kimi zaman komik, saçma hâller alıyor. Bu serpiştirmeler yönetmenin bilinçli tercihi; kendi çektiği filmle ve karakterleriyle alay ediyor.

Temanın içinde yer alan aşk motifini zayıf bulduğumu söylemem gerek. Park, farklı anlatıcılar ve farklı açılardan tekrarladığı ve görsel olarak kusursuzlaştırdığı anlatımında, hikâyenin belki de ana teması olan iki kadın arasındaki sevgiye fazla odaklanmıyor. Yönetmen, filmini roman derinliğine ulaştırmayı, zamanın akışı, kurgu geçişleri ve geniş kamera açıları ile başarsa da çabuk gelişen bu duygu gelişimi, senaryoda ufak da olsa aksaklık olarak göze çarpıyor. Son 5-10 senede yükselişe geçen LGBT sinemasını göz önüne aldığımızda, filmin içerdiği sevişme sahnelerinin kendinden öncekilere göre zayıf ve özensiz olduğunu söylemek mümkün. Park, kendi sinemasının anahtarı olan intikam motifini -özellikle sonlara doğru- yine ön plana çıkarıyor ve aşk, cinsellik gibi konuları duyumsamaktan çok nesneleştiriyor. Bu ögeleri çarpıcı, sadist, ifşakar, fetişist bir şekilde kullanarak erkek bakışını eleştiriyor. Evet, film sonu itibariyle iki kadının kendilerini esir alan ataerkil dünyadan kaçıp özgürlüğe kavuşmasını konu alıyor fakat bakış açışının erkilliği, bu iki kadının gerçek duygularına birazcık bile olsun yaklaşılamamış olunması, damakta “tam olgunlaşmamış”lık hissi bırakıyor.

Bu yazı FikriSinema ekibine yeni katılan Tuncay Uravelli tarafından kaleme alınmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir