Haremde Dört Kadın

Haremde Dört Kadın: Bastırılmış Cinsellikten İçselleştirilmiş Irkçılığa

Liste işleri, dönemsel beğenileri ve eğilimleri gösterme hususunda oldukça önemlidir. Bir filmin çekildiği dönemde gördüğü ilgiyi ya da bir yönetmenin seyirci nezdindeki karşılığını listelere bakarak az çok kestirebilir, bir janrın yükselişini veya düşüşünü görebiliriz. Elbette herhangi bir filmin/yönetmenin, herhangi bir listede yer alıp almaması onun değerini arttırıp azaltmaz; sadece o filme/yönetmene olan bakış açısının tarihsel süreç içerisindeki değişimini anlama noktasında değerlidirler.

Halit Refiğ de listeler noktasında keskin değişim yaşayan yönetmenlerimizden birisi, belki de birincisidir. 90’lı yıllara kadar filmleri listelerde ön sıralarda yer alan Refiğ, son 20-25 yılda yapılan seçkilerde anılmaz olmuş, filmleri ödül alan emsallerinin gölgesinde kalmaya başlamıştır. Bunun doğal sonucu olarak, yeni kuşaklar için ‘’Susuz Yaz’’, ‘’Yol’’ ya da ‘’Sevmek Zamanı’’ izlenmesi gereken eserler olarak varlığını sürdürebilirken, ‘’Gurbet Kuşları’’ ve ‘’Haremde Dört Kadın’’ gibi eserler tali kalmış, unutulmaya başlamıştır. Rasyonel sebeplere dayanmayan bu durumdan çıkartılabilecek tek sonuç vardır: Ödül alın! Mümkünse Altın Palmiye, olmadı Altın Ayı.

“Haremde Dört Kadın”a gelecek olursak, karşımızda bir iktidar savaşı filmi var. Sadık Paşa’nın bir an bile dışına çıkmadığımız yalısında, harem ve selamın hem kendi içlerinde hem de birbirlerine karşı olan mücadelelerine tanık oluruz. Filmin ilk yarısı haremde ikinci yarısı selamda geçer ağırlıklı olarak, her birinin dertleri ve mücadelesi farklıdır. Haremde, Sadık Paşa’nın eşleri olan Şevkidil, Mihrengiz ve Gülfem’in bir dördüncüye karşı verdiği mücadele ekseninde gelişen olaylara, selamda ise Sadık Paşa’nın Nizamettin Paşa’ya karşı verdiği padişahın otoritesini kullanma mücadelesine tanıklık ederiz. Devreye giren yan aktörlerle, özellikle Jön Türklerin devreye girmesiyle, hikaye derinleşir ve bir yalıda yaşananlar üzerinden ülkenin genel resmini gözler önüne serer.

Tüm bu olayları, hikayeyi, yönetmenliği hatta filmin kendisini bir kenara bırakacak olursak karşımıza, üzerinde düşünmeye değer iki husus çıkar: cinsellik (bastırılmış) ve ırkçılık (içselleştirilmiş). Filmin tamamına sirayet eden bu iki konu ve konunun ele alınış şekli ilgi çekicidir. Film buram buram cinsellik kokmaktadır her şeyden önce, tüm karakterler cinsel bir arayışın içindedir. Bu arayış ise farklı savunma mekanizmalarıyla maskelenir, maskelenmek zorundadır; kolektif bilinç dışının oluşturduğu persona’nın dışına çıkmak istemeyen karakterler, eylemlerini rasyonelleştirerek normalleştirmenin peşindedirler. Sadık Paşa cinsel arzularını gizlemek için çocuk kavramını öne sürer, olmayan çocuğunun iktidarına verdiği zarardan dem vurarak arzuladığı Ruşan’ı eş olarak kendine almaya çalışır. Gücü sayesinde her kadına ulaşabilecekken bunu tercih etmez, kolektif bilinç dışının reddettiği, makbul görmediği arayışı kendince mantığa bürür ve personasını oluşabilecek gerilimlerden korur. Aynı gerekçeyi ve yöntemi 3 numaralı eş Gülfem de kullanır, bastırdığı arzularının yarattığı gerilimi gidermek için Paşa’nın yeğeni Rüştü’yle ilişkiye girmeye çalışır; bunu yapmasının ardına o da paşaya bir çocuk verme isteğini koyar.

Haremdeki gerçek iktidar sahibi büyük eş olan Şevkidil, olaylara diğerlerinden farklı bakar ve gelişmeleri fırsata çevirmenin peşindedir. Ortaklarının, diğer eşlere bu şekilde seslenir, yaşadıkları buhranları, isteklerini gerçekleştirme fırsatı olarak görür. Lezbiyen bir ilişki içerisinde olduğu ikinci eş Mihrengiz’in, paşanın diğer yeğeni Cemal’e karşı beslediği isteği kullanarak onunla yakınlaşır. Çizdiği biseksüel tabloyu hem duygusal hem de cinsel yönden tamamlayan davranışlarda bulunan Şevkidil, bu davranışlarını farklı farklı mekanizmalarla savunur. İkinci eş Mihrengiz, arzularının karşılığını tam olarak alamadığı Cemal’i kimseye yar etmemek için öldürdüğünde filmin en önemli cümlesini sarf eder: ‘’Bir Jön Türk öldürdüm, yaşasın padişahımız!’’. Cinsel kökenli bir şiddet eyleminde yansıtma mekanizmasını kullanan Mihrengiz, kurduğu cümleyle de kaynağı dışsallaştırarak psikolojik olarak iyi olma halini sağlamaya çalışır. Paşanın iki yeğeni de, paşanın eşleriyle ilişkiye girerler; Rüştü’nün cinsel doyuma ulaştıktan sonra piramidin üst taraflarında yer alan ihtiyaçlarına odaklanması, bilinç öncesinde yer alan iktidar isteğinin önündeki tek engelin cinsel bir rüşt ispatı olduğunu gösterir bizlere. Hareme düğün hazırlığı için gelen Matmazel bile, ilk sevişme fırsatında, kendisine matmazel diye seslenen Rüştü’ye ‘’Yok matmazel, madam madam.’’ diyerek kapı açar. Konuşmalarında vurguladığı Avrupai yaşam tarzına rağmen personasını matmazellik üzerine kurması durumun evrenselliğini vurgulaması açısından önemlidir.

Cinsellik kadar ön planda olmasa da filmin tamamına sinmiş ırkçılık oldukça dikkat çekicidir. Halk kültüründe ‘’Arap Bacı’’ olarak sembolleşmiş kişiye karşı takınılan tutum ile Osmanlı’da karşılığı ‘’Harem Ağası’’ olan, hadım edilmiş siyahi görevliye takılan ‘’kara yılan’’, ‘’kara domuz’’ gibi lakaplar, var olan ama yokmuş gibi davranılan ırkçılığı gözler önüne sermektedir. Deri renginin yanında diğer ırklara karşı takınılan tutumlar –Şevkidil’in Ruşan’ı değersizleştirmek için yerine Çerkez ya da Boşnak birinin gelmesi gerektiğini söylemesi, Sadık Paşa’nın Türk olanlara düşük ırktan muamelesi yapması gibi- tablonun vehametini ortaya koymaktadır. Karakterlerin, kendilerine ırk üzerinden yöneltilen eleştirilerden rahatsız olmaması ya da bir başkasını renk ve ırk üzerinden değersiz kılma çabalarının normalleştirilmesi, bugün yaşadığımız birçok sıkıntının temellerinin çok önceden atıldığını göstermesi açısından önemlidir. (Burada Halit Refiğ’e bir parantez açmak gerekir, karakterlerinin kullandığı savunma mekanizmalarının bir benzerini kullanarak cinselliği ve ırkçılığı maskeleme ve bu kavramları komedi malzemesine dönüştürerek hazmını kolaylaştırma çabalarının üzerine düşünülmelidir.)

Çağdaşlarıyla hem biçim hem de içerik olarak baş edebilecek eserler ortaya koyan Halit Refiğ’in hak ettiği ilgiyi görmemesi ve yeni kuşakların düşünsel olarak yeterli malzeme barındıran böyle eserlerden uzak bir şekilde sinemasal zevkler oluşturuyor olması oldukça üzücü. Metin Erksan’ı, Lütfi Akad’ı ya da Reha Erdem’i, Nuri Bilge Ceylan’ı sevelim, sevdirelim ama Halit Refiğ’in de hakkını verelim. Sinemamızı sinema yapan kişilerin başında geliyor ne de olsa.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir