Film Ekimi 2017

The Square

The Square, Ruben Östlund’un bu sene Cannes’da Altın Palmiye alan filmi. Bir önceki filmi Turist’i de çok beğenmiştim. Çok ince bir detayın tetiklediği bir dizi olayı, kendine has karanlık kuzey avrupa mizahıyla aktarıyordu. Yine, The Square’de, bana kalırsa bu sene yapılmış en iyi filmlerden biri. Film Ekimi’ne bu filmle başlamak benim için de beklenmedik oldu. Genel olarak, son yıllarda yaşanan toplumsal olaylar sonrası dönüşen kamusal mekan, batılı olmak, batıda olmak, modern sanatın işlevi ve içeriğine dair sorulan sorular üzerine söylenebilecek bütün özgün düşüncelerini, yine kapkara bir mizah üzerinden anlatmış. Filmdeki ana mekanlardan biri olan sanat galerisinin küratörü Christian, galerinin yeni projesi The Square’e hazırlanmaktadır. Bu batı gözünden bir dünya tasviri olmakla birlikte, özellikle kitlesel bombalarla dönüşen kamusal mekanlara bir vurgu olacaktır. Fakat, gerek projenin tanıtımı, gerek batının küçümseyici gözü ile gittikçe opasitesini yitiren bu sanat olayı için, Christian sürekli olarak, kaybolan dayanışma ve birlik beraberliğin yeniden sağlanması tanımında bulunur. Bunun hikayede asla gerçekleşemediğini görsek de, filmin sonlarına doğru, bir batılı baba olarak, hiç söz hakkı vermediği ve akıl danışmadığı kızlarından birisinin akrobasi müsameresinde, karşısındaki grup yine bir karenin içinde, Christian’ın bu bahsettiği özellikleri göstermektedir. Filmin bu ince detayı, özellikle Chirstian’ın bunu gördüğünde fark etmemesi, filmin söylemini son derece güçlü bir noktaya taşımış. Batı yaşadığı akıl tutulmasına devam etmektedir, gözü kendinden başkasını görmemektedir.

 

La Novia del Desierto

Festivalde izlediğim en vasat film muhtemelen La Novia del Desierto. Filmde, hayatı boyunca bir aile dostlarının evinde çalıştıktan sonra, evin satılığa çıkarılması üzerine boşluğa düşmüş Teresa’yı izliyoruz. Yolculuğu sırasında elbise ve ayakkabı satan seyyar bir satıcıya rastlar ve karavanında elbiseyi denerken bir fırtına çıkar. Bölgeden uzaklaşması gereken satıcı apar topar Teresa’yı çıkarınca, çantasını karavanda unutur. Film boyu önce satıcıyı arar Teresa, ardından gidecek pek bir yeri de olmadığı için birlikte çantayı ararlar. Neticede çantayı karavanda bulur ikili. Bu süreç, Teresa’nın hayatı, dışarıyı keşfidir aslında.

 

Happy End

Haneke, son filmi Happy End’de, yine merkezine üst gelir grubu bir aileyi almış. Laurent ailesi klasik bir Haneke ailesi gibi dışardan fazlasıyla normal gözükmesine rağmen aslında içten içe çürümüştür. Ailenin oğlunun eski eşinden olan kızı Eve, annesinin hastanede olmasından ötürü eve dahil olmasıyla, evde olan bitenleri izlemeye başlarız. Özellikle akışa, Eve’in telefonundan snapchat videoları gibi karelerle girdiler yapması, Haneke’den beklediğimiz deneysellikte olsa da yine de alışılmadık. Güncel görsel belleği yakalamak gayretiyle böyle bir biçimi tercih etmesiyle, Der siebente Kontinent’ten beri çok şey değişse de, içindeki Haneke’nin yine biryerlerde sırıttığını görebiliyoruz.

 

Housewife

Can Evrenol, öncesinde takip ettiğimiz kısa filmlerinden sonra Baskın ile ilk uzun metrajını çekmişti. Kendi içinde anlatım biçimiyle ve zaten bildiğimiz sevdiği referansları ile iyi bir filmdi. Kozmik Korku, Teen Slasher, Gore gibi estetikleri, yerel bir anlatıyla birlikte götürmesi filmi enteresan kılmıştı. Kısa filmlerinden bağımsız olarak, Baskın’da yaptığı bu yerel içerik Housewife’ta yok. Işık kullanımı, Lovecraftvari finali, gerilim öğelerini kullanış biçimi kötü olmasa da, Baskın’dan daha sıradan bir film diyebilirim. Tabii bunu hala, bu evrensel dil ile, yerel içeriği harmanlamak istediği fikri üzerine söylüyorum. Zira filmden sonra söyleşide filme gayet bambaşka bir istekle başladığını gördüm. Bana kalırsa film yapmayı gerçekten çok seven ve bu alanı bakir bırakmış birisi. Bir sinemacı olarak öncelikli isteği film yapmak. Bence bu, hepsinden kıymetli.

 

Three Billboards Outside Ebbing, Missouri

Martin McDonagh’ın üçüncü uzun metrajı Three Billboards, yine kendine ait mizahı ve bol diyaloglu senaryosuyla beklediğimiz bir McDonagh filmi. Kızı faili meçhul şekilde tecavüz edilip öldürülen bir annenin bu hikayeyi tekrar ilçenin gündemine getirmek için Ebbing çıkışındaki üç biborda ilan vermesi ile başlayan olaylar silsilesi, ucu açık şekilde bitiyor. Yönetmen bu süreç boyunca karakterlerin demonik yönlerini bize gösterirken, aslında olayların nasıl sonuçlandığıyla ilgilenmememizi istiyor. Her karakter içinde iyiyi ve kötüyü barındırıyor.

 

Nelyubov

Vozvrashchenie’den beri dikkatle takip ettiğim Andrey Zvyagintsev’in son filmi Nelyubov, doğrusu hiç beklemediğim kadar kötüydü. Karakterlerin karikatürizeliği onları transparan yapmış adeta. İyi çok iyi, kötü çok kötü. Teknik olarak da bir ekstrası yok filmin. Sevgisiz kaldığı için evden kaçan küçük bir çocuğu arayan anne ve babası, zamanla onun önemini fark ediyor. Ama ne bu noktadan bir yere ulaşıyoruz, ne de bu ulaştığımız noktanın değiştirdiği birşeyler görüyoruz filmde. Leviafan’dan kat kat kötü bir film olmuş Nelyubov.

 

Una Mujer Fantástica

Una Mujer Fantástica, Şili’li trans bir kadının, sevgilisinin ölümünden sonraki dönemini anlatıyor. Filmin bana kalırsa en değerli yanı giriş sekansı. Çünkü kadının trans olduğuna ilk vurgu yapılan noktaya kadar kimsenin kadının trans olduğunu fark etmemesi ve öğrendikten sonra yaşadığı ikilem, yönetmenin film boyu vurgulamak istediği toplumsal hal aslında. Marina, birlikte yaşadığı sevgilisinin ölümüyle birlikte, bir trans olarak toplumla yaşadığı çatışmayı artık tek başına sürdürmek zorunda kalır. Sevgilisinin ailesi, eski eşi, soruşturmayı yürüten bürokrasi karşısında tek başına kendi hakları için mücadele etmektedir. Rüzgara karşı yürümeye çalıştığı sekans fazlasıyla prototip bir sahne olsa da, tıpkı buradaki gibi, birey olma mücadelesi verirken, bir yandan da acısını yaşamaya çalışmaktadır.

 

Jusqu’à la garde

Jusqu’à la garde, sadece filmekiminde değil, son yıllarda izlediğim en etkileyici film oldu. Bu sene Xavier Legrand’a da Venedik’te En İyi Yönetmen Ödülü getiren film herşeyiyle muhteşem. Son derece basit bir çıkış noktasını müthiş bir oyuncu yönetimi ve son derece gerçekçi kadrajlarla anlatmayı başarmış yönetmen. Inglourious Basterds’ın ilk sahnesinden de hatırladığımız Denis Ménochet, filmde baba rolünü fazlasıyla güçlü oynamış. Özellikle film boyu yaşadığı öfke patlamalarının dozunu, o kadar başarılı şekilde artıyor ki, filmin gerilim kalitesini kat kat arttırmayı başarıyor. Tekrar tekrar izlenmesi gereken bir film olmuş.

 

Foxtrot

Samuel Maoz’un, memleketinde askerleri gösterme biçimi yüzünden tartışma filmi Foxtrot, temeline bir grup İsrail’li askeri ve onlardan birisin olan Jonathan ailesini alıyor. Foxtrot metaforu filmin söylemini net bir şekilde açıklıyor aslında. Sola, geriye, sağa ve öne adım atarak yapılan Foxtrot dansında kişi sürekli olarak aynı noktaya geri dönüyor. Yıllardır süre gelen gerilimli atmosferi, son derece kinayeli bir şekilde eleştiren yönetmen, izleyeni gerçeklikten koparmaktan hiç çekinmiyor. Şiddetin sıradanlığı meselesini İsrail toplumu üzerinden, yada Michael karakteri ile köpeği üzerinden sorgularken, şiddetin asıl sembolü olan askerlerin, bu olgunun hiçbir yerinde olmadıklarını göstermek istiyor. Zaten gerçekçi bir anlatımla bu ayrışmayı bu denli başarılı gösteremeyebilirdi. Bu noktada karikatürize anlatım burada işe yaramış. Yaratılan güvenli dünya, filmdeki askerlerin kaldığı konteyner gibi, günden güne çamura batmaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir