Evrim

Lucile Hadzihalilovic’in 2015 yapımı nevi şahsına münhasır denebilecek derecede ilginç filmi, küçük bir adada yaşadıklarını düşündüğümüz sadece kadınlardan ve hepsi aynı yaşlarda ufak erkek çocuklarından oluşan bir topluluktaki gizemleri çözmeye çalışan ufak Nicholas’ın hikayesi. Filmin başında okyanusta yüzerken suyun dibinde gördüğü ölü bir çocuk bedeni ve bunu annesine söyledikten sonra annesinin tepkisizliği Nicholas’ı yaşadığı bu kapalı topluluğu sorgulamasına sebep oluyor. Deniz kenarındaki beyaza boyalı ve birbirine bitişik evlerde yaşayan toplulukta kadınlar da çocuklar gibi neredeyse hep aynı yaştalar, aynı saç stiline ve denize girerken bile üstlerinden çıkarmadıkları giyim-kuşam şekline sahipler. Adada çocuklardan başka yetişkin erkek olmadığı gibi, erkek çocuklarla yaşıt kız çocukları da yoktur. Daha en başta toplumsal ve coğrafi bir yalıtılmışlık yerleşim yerinde göze çarpar. Bir de, Nicholas’ın annesine suda ölü bir çocuk gördüğünü söyledikten sonra annesinin onu götürdüğü yerleşimden uzak, koyu renkli ve loş ışıklı bir hastane vardır adada. Burada da tüm doktorlar ve hemşireler kadındır. Bir süre sonra anlarız ki, zaten asıl olay bu hastanede dönmektedir.

Biraz ağır ilerleyen Evrim seyircinin kişisel beğenisine göre çok güzel veya vasat olarak tanımlanabilir, ama bir şey var ki görüntüler muhteşem ve anlatım da oldukça şiirsel. Üstelik film başından itibaren seyircinin kafasında soru işaretleri oluşturarak adındaki “Evrim”in ne olduğunu merak ettirmesini de beceriyor. Evrimin ne olduğunu gördükten sonra ise, her ne kadar bu tür filmlerde sonunda bir şey olmasa da, sonunda Nicholas’a ne olacak diye merak ediyorsunuz. Aslında filmin “evrimi” de bu noktada başlıyor. Nicholas filmin başında suyun altında ölü çocuk bedenini gördüğünde, çocuğun karnında (tam göbek deliğinin olduğu noktada) bir de denizyıldızı görür veya orada gördüğü şeyi denizyıldızına benzetir. Bundan sonra Nicholas’da da denizyıldızlarına karşı özel bir ilgi başlar, her yerde denizyıldızı görmeye başlar. Hatta annesi hastaneye götürüp ona iğne yapmak için sedyeye yatırdıklarında tepesinde yanan hastane spotları gözünde denizyıldızı şeklinde yansır (spotlar da denizyıldızı şeklindedir). Denizyıldızı film boyunca filmin temalarından biri olarak sürekli karşımıza çıkar. Çünkü filmde de görüleceği gibi evrimin kaynaklarından bir tanesidir. Daha filmin başında da anlaşılacağı gibi aslında adada yaşayan kadın ve çocukların denizle çok özel bir ilişkisi vardır. Çünkü geçirdikleri evrim sonucu kadınlar aslında sırtlarındaki vantuzlarla (bu yüzden hep elbiseleriyle yüzmekteler, çocuklar görmesin diye) suda nefes alabilen canlılara dönüşmüşlerdir ve sonradan Nicholas’ın da öğrendiği gibi aslında hiçbiri çocukların annesi değildir. Burada çocukların da ne kadar çocuk olduğu şüphelidir, çünkü bütün erkek çocuklar kadınların üreme aracıdırlar aslında. Evrim de erkek çocukları doğurgan hale getirmiştir. Denizyıldızı teması ise önemini bu noktada göstermektedir. Çünkü kadın ve çocukların üreme şekli aslında denizyıldızlarının seks içermeyen “ayrı eşeyli” üreme şekline benzemektedir. (Her ne kadar filmde görmesek de ya da gördük de ben mi anlamadım!) kadınlardan alınan yumurtalar şırıngayla erkeklerin karınlarına enjekte edilmekte, döllenmeden sonra henüz embriyonal dönemdeyken de çocukların karınlarından çıkarılarak su tanklarına konmaktadırlar. Burada da başı suyun dışında kalacak şekilde özel bir sandalyeye oturtulan çocuğun karnından embriyoların beslenmesi sağlanmaktadır. Nicholas bütün bu aşamaları bir fiil yaşarken, Stella isimli bir hemşire de ona yardım eder ve tüm olanlardan sonra gerçeği söyleyerek adadan kaçmasını sağlar.

Filmdeki ilgi çekici noktalardan bir tanesi hepsi soğuk, soluk tenli, duygusuz, sabit bakışlı olan kadınlar. Evrim sonucu birer deniz canlısına dönüşen kadınlar bu özellikleriyle Yunan mitolojisindeki Sirenleri andırıyorlar biraz. Söyledikleri şarkılarla denizcileri büyüleyip yollarından çeviren Sirenler onların kayalıklara çarpmalarına sebep olurlarmış. Bu kazada ölmeyen denizciler hiçbir zaman Sirenlerin büyülü seslerinin etkisinden kurtulamaz ve hep onlarla birlikte kalırlarmış. Bu açıdan bakıldığında elbette filmde tuzağa düşen denizci erkekler yok, ama çocuklar dışında da erkek yok. Ayrıca embriyoların alındığı sırada ölen erkek çocukları da çok umursamıyorlar. Erkek çocuklarla tek alakaları kendilerine verecekleri yeni kadınlar; bu açıdan bakıldığında da erkelerle alakaları sadece onlardan çocuk edinmek olan Amazonlara benziyorlar. Ayrıca Nicholas, bir gece annesini takip ederek gittiği kayalıkta, annesi dahil bir grup kadının çırılçıplak halde bir ceninle birbirleri üzerine yuvarlanarak yaptıkları bir ayine şahit olur. Bu ayin sırasında kadınlar Sirenler’in şarkısına benzer inleme sesleri çıkarırlar. Kadınların yaşadıkları adanın da tıpkı Sirenler’in yaşadığı ada gibi kayalıklarla çevrili olması da onların bu benzerliğini arttırmaktadır.

Filmin bir diğer önemli noktası ise on yaşındaki Nicholas’ın, adada asla görmediğimiz ve kendisinin de adadan hiç çıkmadığı için başka bir yerde de gördüğünü düşünmediğimiz “şeyleri” çizmesidir. Dönme dolap, otomobil, at ve kıvırcık saçlı bir kadın gibi ada sakinlerinin kapalı yaşantısında yeri olmayan, hatta kadınların bile bilmediği nesneleri, hayvanları, kişileri çizer Nicholas; çizdiği dönme dolabı göstererek “bu nedir?” diye sorar Stella. Nitekim Nicholas’ın resim çiziyor olabilmesi, hele ki adada bulunmayan şeyleri çizmesi kadınların hoşuna gitmez ve resim defteri elinden alınır, ama Stella gizlice ona bir resim defteri daha verir. Diğer çocukların bırakın resim çizmeyi, Nicholas’ın çizdiği görüntüleri bile bilmemeleri Nicholas’ın aslında ne kadar farklı olduğunun göstergesidir veya geçmişini hatırlayan tek çocuk olduğunun. Çünkü filmin başından itibaren düzenli olarak ilaç verilen çocukların normal insanların arasından kaçırılarak bu adaya getirilmeleri ve ilaçlarla mutasyona uğratılmaları da söz konusu olabilir. Zira filmin sonunda Stella bir kayığın içindeki Nicholas’ı uzaktan dönme dolabın görüldüğü, ışıklı bir şehrin kıyısına terk eder. Yani kendi dünyasına…

Sonunda, filmin senaryosuna baktığımızda böyle bir evrimi insanlara reva gören zihni merak etsek de anlatımdaki şiirsellik ve yönetmenlik bizi filme bağlayan asli unsurlardan biri oluyor. Tabii bir de asla sonuca ulaşmayan o “ha şimdi her şeyi anlayacağız” beklentisi…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir