En İyi Biz Biliriz(!)

Her gün yanlış bulduğumuz birçok şeye kızıyoruz ve doğrunun nasıl olacağına dair kendi tezlerimizi sunuyoruz. Her seferinde de en iyi çözümün kendi doğrumuz olduğuna kendimizi bir güzel inandırıyoruz. Oysa çoğu kez bencilliğimize yeniliyoruz.

Sinemadan spora, iş hayatından siyasete her alanda karşımızdakini eleştirme işini biraz abartıp, yok olması için elimizden geleni yapar hale geldik ne yazık ki. Eleştirmesi çok kolay bir filmle karşılaştığımızda yerin dibine gönül rahatlığıyla sokarken yapımcısını, yönetmenini, oyuncusunu tanıdığımız veya afişinde geçen afili övgü sözlerinin altında adımız yer aldığı için (sarf edilen emek dışında sinema değeri olmayan bir filme) on üzerinden on puanları, yıldızlı pekiyileri en ufak bir rahatsızlık duymadan verebiliyoruz. Sadece filmlere değil birbirimize de aynı şekilde davranıyoruz. Bir sinema incelemesini okurken hata bulmak için can atıyoruz ve bulduğumuz anda da büyük bir zafer kazanmışçasına yerden yere vurmaya başlıyoruz. Kendi yazılarımızdaki hataları ise bir sürü bahaneyle geçiştirip konuyu kapatmak için yine başkalarına vuruyoruz. İçinde bulunduğumuz anda en popüler olan neyse biz de onu yapıyoruz, çoğunluk tarafından beğenilmeyen ne varsa ateşe veriyoruz. Ancak bunu yaparken kimi zaman kendi geçmişimizi ve kendi değerlerimizi de yangının avuçlarına kaptırmaktan kurtaramıyoruz. Ortamlarda çocukluğumuzu geçirdiğimiz Emek Sineması için kan ağlarken, en sevdiğimiz sinema salonunun en popüler AVM’nin salonu olduğunu arada bir ağzımızdan kaçırıyoruz ki sorun AVM sinemasına gitmekte değil, sorun bukalemun olma merakımızda. İşin sonunda da konu hep ülke insanına ve siyasetçisine gelip dayanıyor. Ülke insanının eğitimsizliğine dem vurup siyasetçilerin bunu kullanarak çalmasına, kendisini insani değerlerin koruyucusu gibi gösterip tüm değerleri yok etmesine laf ediyoruz. Oysa ilk fırsatta torpil için aynı siyasetçilerin kapısını aşındırmayı mutlaka bir bahaneyle süslüyoruz. Hepimiz bir yerlerde hırsızlık yapıyoruz aslında, ya metrobüste önümüzdekinin sırasını çalıyoruz, ya üniversite sınavında soruları; ya futbolda puanları çalıyoruz, ya sandıkta oyları. Formamızda renk olmamasıyla övünüp diğer takım futbolcularına ya da başkanlarına laf atarken kendi futbolcumuzun vahşi batı kovboyları gibi dolaşmasına sesimizi çıkartmıyoruz ya da formadaki sarının yanında yer alan renge göre aynı karaktere sahip futbolcuların hırçınlığı sevimlilikten çirkefliğe dönüşebiliyor. Giyilen formanın rengi değişince de bir sene önceki şerefli şampiyonluğu bir sene sonra şaibeli olarak anan futbolcuları ahlaklı kişilikleri nedeniyle alkışlıyoruz. Karşımızdaki kişiye ilk önce nereli olduğunu soruyoruz en çok şikayet ettiğimiz şey ulusalcılıkken. Kendimiz gibi olanı yanımızda tutuyoruz ama onun iyiliği için değil kendi egomuz için. Çünkü kendimiz gibi olanı güçlendirdiğimizde güçleniyoruz. Aynı apartmanda komşularımızı tanımıyorken insanlığa yapılanlar için ülkeyi yönetenleri eleştiriyoruz, halbuki aynı yöneticiler bizim elimizden tuttuğu anda tüm gerçeklerimizi yeniden gözden geçiriyoruz. Sonra etrafımızdaki jölelilere, bıyıklılara, iktidara söverken bir anda partisini kapatıp iktidara katılanlara kızıyoruz. Tüm bu kızgınlığımızı dillendirirken de insanlık onurunu ağzımızdan düşürmüyoruz. Oysa ne eğitimsizliği önlemek için bir şey yapıyoruz ne çevremizi değiştirmek için. Köylülerin(!) ayağımıza dolaşmasından rahatsızlık duyup şehre vize konmasını ya da şehri terk edip sahil kasabasında bir pansiyon açmayı düşünürken insanlık onurunu mu düşünüyoruz yoksa egomuzu mu? Ne yazık ki artık öyle bir hayat yaşıyoruz ki kendi çıkarımıza ters gelen hiçbir şeyi insanlık için istemiyoruz. Bir kişi sırf tüm yetkilere sahip olduğu için gözümüzün içine baka baka yalan söylerken çıkarımızla örtüştüğü sürece onu haklı buluyoruz. Yani aslında kırmızı ışıkta durmayan arabaya küfreden yaya da biziz, kırmızı ışıkta geçen arabayı kullanan şoför de. Ezilen alt sınıf da biziz, altımıza birini aldığımızda zevkle ezen de.

Anlayacağınız kazanımız doğurduğunda değil öldüğünde sesimizi çıkartıyoruz. Eğer bir şeylerin değişmesini istiyorsak, önce kendimizi düşünmeyi bir kenara bırakmamız gerekecek. Umarım bunu büyük-küçük her alanda başarabiliriz. Belki bir gün konumu ne olursa olsun tüm hırsızları yargılayabilir, metroya binerken önce inenlere yol verebiliriz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir