Citizenfour

Tüm dünyada devletlerin “güvenlik” bahanesiyle adeta tüm insanların özel hayatına burnunu sokmaya heveslendiği, devlet-birey tartışmalarının alevlendiği ve sürekli tırmandığı bir ortamda dünya kamuoyu iki kişiyle tanıştı. Bunların ilki 2010 yılında, Amerika’nın Irak ve Afganistan savaşlarında işlediği savaş suçlarına dair evrakları paylaşarak, dünyayı karıştıran Jullian Assange. Diğeri ise, 2013’te, NSA(Ulusal Güvenlik Dairesi | National Security Agency) tarafından yürütülen; PRISM, XKeyscore ve Tempora gibi internet izleme programlarının yanında ABD ve Avrupa’nın telefon metadatalarının alıkonulmasıyla ilgili projeleri ortaya çıkaran Edward Snowden. Citizenfour’da, tarihin en büyük sızıntısı olarak nitelendirilen bu sızıntıyı ve etik değerleri uğruna kendi hayatından vazgeçen Edward Snowden’ın hikayesine tanıklık ediyoruz.

Filme gitmeyenler için en başından belirtelim, film bir belgesel. Yani, uluslararası ajanların olduğu bol aksiyonlu gerçek hayata dayanan bir hikaye filan değil, gerçek hayatın kendisi. Daha çok bir otel odasında; Snowden, The Guardian gazetesinden Glenn Greenwald ve onların görüşmelerini kayda alan, bizlere bu filmi ulaştıran Laura Poitras’ın görüşmelerine tanıklık ediyoruz. Dolayısıyla tek mekanlı ve diyaloglarla ilerleyen filmlerin verdiği havayı yaşatabilir bir süre sonra. Daha doğrusu yaşatabilirdi. O hale hiç gelmiyor çünkü ister istemez izleyiciye sürekli hissettirilen bir tedirginlik, bir gerilim var. Böyle belgesellerin ortak noktası, olayın tüm tanıklarını ya da ilgililerini bir araya getirerek hepsinin gözünden ayrı ayrı anlatması, anlattırmasıdır. Citizenfour, öncelikle Snowden’a odaklanmış (Laura Poitras yalnızca sesiyle var olurken, Glenn Greenwald ise işin medya ile ilgili kısmına ağırlık verildiğinde karşımıza çıkıyor) ve canlandırmalar yerine gerçek görüntüler kullanılıyor. Tüm bu olaylar patlak vermeden öncesini; Snowden, Poitras ve Greenwald’ın Hong Kong’ta, görüşmeye başladığı andan itibaren yaşadıklarını görüyoruz. Yani aslında diğer bir deyişle, tarihe tanıklık ediyoruz. Filmdeki gerilim de  bundan kaynaklanıyor. Üçünün konuşmaları esnasında olayın boyutlarını daha iyi anlamaya başlıyorsunuz, öğrendikleriniz sizi de rahatsız etmeye başlıyor. Snowden’ın içinde bulunduğu durumu düşündükçe bu rahatsızlık artıyor. Tüm bu görüşmelerin gerçekten yaşandığını biliyorsunuz, gizli olduğunu biliyorsunuz, otel odasının dinleniyor olabileceğini biliyorsunuz, Greenwald ve Snowden’ın bu belgeleri açıklarken nasıl bir yol izleyeceklerini planladıklarını izliyorsunuz. Bu yönüyle film size belgesel türünün yaşatabileceğinden fazlasını yaşatıyor.

Laura Poitras, bu belgesel için görüntü toplarken yalnızca sinematografik kaygılarla hareket etmemiş. Takip edildiği için yer değiştirmek zorunda kalmış, Amerika Birleşik Devletleri sınırında görüntülere el konulmasını engellemek için yaşadığı yere gidememiş, yazışmalarının ve attığı her adımın sürekli izleniyor olması sebebiyle diken üstünde yaşamış. Bu yıl En İyi Belgesel dalında Oscar alan Citizenfour, böylesi şartlarda hazırlanarak bizlere ulaştırılmış bir film.

Devlet – Birey ilişkisindeki dengeler konusunda yaşanan her türlü tartışmanın bulunduğu bir belgesel Citizenfour. Devletlerin daha kolay yönetilebilir bir toplum oluşturmak adına, güvenliği bahane ederek insanların telefon görüşmelerini dinlemesi ya da internet kayıtlarını tutması yeni bir şey değil. Bu amaca giden yolda daha rahat ilerleyebilmek için, özellikle de terörü bahane göstererek, bu ve benzeri dinlemeleri kolaylaştıracak yasalar çıkartılması bunun bir sonraki aşaması. Aynı zamanda terör baskısı ile toplumda korku oluşturarak, insanların mahrem bilgilerinin alınması konusundaki katı muhalif duruşu yumuşatmak ise bununla paralel bir şekilde yapılan bir diğer algı çalışması. Bu korku sayesinde, insanlar telefonlarının hükümetler tarafından dinlenmesini ve internet kayıtlarının tutulmasını kabul edilebilir, hatta makul karşılamaları amaçlanıyor. Yönetenlerin, yönetilenlerin aklından neler geçtiğini sanki biliyormuşçasına, “Halk da bunu istiyor, telefonlarının dinlenmesini istiyor. Güvenliklerinin bununla sağlanabileceğine inanıyor.” varsayımıyla yönetilenlerin kendisine verdiği yetkiyi aşabileceği, aşması gerekliliği kabullendiriliyor. Bunlara rağmen, topladığı veriyi yeterli görmeyen hükümetler, yasaların dışına çıkabiliyor ve bu örnekteki gibi, bütün bir hayatı denetim altına almak amacıyla Avrupa ve Amerika’nın datalarını toplamaya göz dikebiliyor. Kimilerine göre bir kahraman kimilerine göre ise hain olarak nitelenen Edward Snowden’ın bu sızıntıyı gerçekleştirmesinin kişisel sebeplerini ise filmde bulacaksınız.

Her ne kadar öyle gibi görünse de karşı tarafa hiç söz hakkı tanımayan bir belgesel değil. Özellikle de belgelerin ilk açıklandığı sıralar, yani skandalın ilk zamanlarında diyelim, haberlerde yayınlanan ve bu konuda hükümet yanlısı görüş belirten kişilerin de ekranlardaki görüntülerine yer veriliyor. Aslında yalnızca olaya karşı tepkiler gösteriliyor ama yine de çok sesli bir duruş sergileniyor. Otoritenin suçu anlatılıyor ama özellikle vurgulanmıyor. Gerçi özellikle vurgulanmadığında bile kendi kendini ön plana çıkaran bir kabahat bu ama yine de film hakkında bunu belirtmek istedim.

Basın özgürlüğü konusunda da dersler veren film, aslında devletlerden kaçarken sığınabileceğimiz yegane gücün basın olduğunu dolaylı olarak anlatıyor. Basının nasıl 4. kuvvet olabildiğini böylesi bir olayda daha iyi anlıyorsunuz. Ayrıca basın mensuplarının bir haberi yaparken kaynkalarıyla olan diyaloğuna, üstelik böyle özel bir hadiesede, yakından bakma fırsatı buluyoruz.

Bu filme hayat verip bizlere ulaşmasını sağlayan Laura Poitras’ın kayıtlarından izlediğimiz filmin kurgusu da bir gazeteci yaklaşımıyla hazırlanmış. Öyle bir üslup var ki, yalnızca Snowden’ın o kritik günlerini anlatmıyor film bizlere. Sadece olayların değil de, aynı zamanda o haberin hazırlanışındaki kamera arkasına da götürüyor bizleri.

Citizenfour’u izlediğinizde akıllı telefonlarınıza kurtulmayı isteyecek ve internette en son ne aradığınızı düşünmeye başlayacaksınız. Devletin bu konuda ne kadar ileri gidebileceğini öğrendiniz sahnelerde uğradığınız şaşkınlığı anlatmanın bir yolu yok, bunu filme giderek yaşayabilirsiniz. Bir icraatın hem halk adına hem de halka karşı yapılması, bu belgesele konu olan olayların yaşanmasının sebebi. Özellikle de Snowden’ın bu tartışmanın neresinde durduğunu anlamak, bu konudaki duruşunu anlamak için bu filme gitmelisiniz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir