Babasının İzinde: Stefano Sollıma

Sinema, keşif sanatıdır. Dünü; bugününden ve yarınından daha değerlidir, daldan dala atlayarak sürekli yeni duraklar keşfeder ve hep bir sonraki otobüsü beklersiniz. Çocukken televizyonda pazar kuşağında izlediğim “kovboy filmlerinin” başlangıç noktam olması, sinemayla bilinçli olarak ilgilendiğim dönemde belli türlere, özellikle westernlere pozitif ayrımcılık yapmama neden oldu, bu türü hep diğerlerinin önüne koydum. Yolculuğun devamında klasik westernlere benzemeyen İyi, Kötü ve Çirkin (1966) sayesinde ve Sergio Leone aracılığıyla spaghetti western türüne yelken açtım. Sergio Leone, bir başka Sergio’ya, Sergio Corbucci’ye götürdü beni; Django (1966), The Great Silence (1968), Vamos a matar, compañeros (1970) –tam adı o kadar keyifli ki tam adını yazmadan duramadım- derken sıra bir başkasına, Sergioların Sollima’sına geldi: The Big Gundown’ı (1966), Face to Face’i (1967), Run Man Run’ı (1968) pek sevdim, Sergioları büyük saygıyla üçledim… Uzun yıllar sonra belki de asla izlemeyeceğim bir filmin afişinde Sollima adında birini görünce aklıma tek bir isim geldi, araştırdım; yanılmamıştım, arada bağ vardı: Sergio Sollima’nın oğlu Stefano Sollima. Sergio Sollima’nın oğlu babasına biraz bile çektiyse yeter diyerek A.C.A.B (2012) ve Suburra’yı (2015) izledim, oldukça kötü olduklarını bilsem bile duygusal bağdan ötürü izlerdim; şansı(mız)a Stefano Sollima babasının izinde ilerliyormuş ki iki harika eserle karşılaştım. Ve zannetmeyin ki Sergio Sollima’yı tanımıyorsunuz diye Stefano’yla tanışmayacaksınız; siz de, üstelik aynı yöntemle kendisiyle tanışacaksınız: Denis Villeneuve’un son harikalarından Sicario’nun (2015) bu yıl sonunda gösterimde olması beklenen devam filmi Soldado’nun yönetmeni Stefano Sollima! O zaman Soldado’ya hazırlık niyetine dahi olsa Stefano Sollima’nın doğum gününde iki eserlik filmografisine kısaca göz atalım.

Bütün Polisler Piçtir: A.C.A.B.

A.C.A.B. ya da açılımıyla All Cops Are Bastards, ismi kadar net bir anti-faşist filmdir. Ekonomik krizle sarsılan, göçmen dalgası karşısında git gide “sağa çeken”, holiganları ve stadyum olaylarıyla sürekli gündeme gelen yakın dönem İtalya’sını bir grup çevik kuvvetin hayatı üzerinden aktaran Stefano Sollima; zorla boşaltılan binaların, çadır kentleri yakılan ve sürekli dövülen göçmenlerin, “evini zorla geri almaya çalışan” milliyetçilerin, ölümüne çatışan taraftarların, akan kandan nemalanan siyasetçilerin oluşturduğu karanlık ülke portresiyle Nanni Moretti’nin, Paolo Sorrentino’nun, Ferzan Özpetek’in anlattığı İtalya’nın gerçeği yansıtmadığını dosta düşmana alenen haykırır. Kirli, puslu, metalik ve yeraltı kokan çarpıcı A.C.A.B, davulun sesinin uzaktan geldiği gibi olmadığını görmek ve Avrupa’da yükselen sağı anlamak için de kılavuz eserlerden biridir aynı zamanda. Suçun ana vatanlarından birinin 500 yıllık tarihi devamlılığına A.C.A.B.’la şapka çıkarmak da bir seçenek.

Kirli Bir İtalya: Suburra

İlk filmiyle sokakların kirlendiğini, alt ve orta sınıfın keskinleştiğini dile getiren Stefano Sollima, ikinci filmiyle kirliliğin ve yozlaşmanın tepeden tırnağa her tarafa yayıldığını ve “Berlusconi hükümetinin nasıl raydan çıktığını” gözler önüne seriyor. Bu defa daha girift; politikacılardan Kilise’ye, mafyadan sıradan insanlara kadar uzanan bir hikâyeyle İtalya’yı kusursuzca betimleyen yönetmen, kendi ülkesinin sınırlarını da aşarak son yılların en iyi suç filmlerinden birine imza atıyor. Görsel dünyayı yine başarıyla kuran, gerek parça bazında gerekse bütün olarak tutarlı ve düzgün bir yapı inşa eden yönetmen, A.C.A.B.’da çalıştığı oyuncuların birçoğuna Suburra’da da yer vererek kendi sinemasında her şeyin aynı istikamette devam edeceğinin ve suç sinemasının en özel temsilcilerinden biri olacağının da ipuçlarını veriyor.

Stefano Sollima, net bir şekilde  “günümüz İtalya’sını” en iyi resmeden yönetmen, kısacık bir filmografiyle bunu başarmasıysa inanılmaz. Babasının spaghetti westernleri çamura bulaması gibi o da pembe İtalya sinemasını avuç avuç kire buluyor ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkenin acınası halini perdeye taşıyan yeni gerçekçi yönetmenlerin izinden giderek sinemanın asıl işlevinin ne olduğunu da bir kez daha hatırlatıyor. Dediğimiz gibi, sebebi ne olursa olsun Stefano’yla tanışacaksınız ve elinizi ne kadar çabuk tutarsanız sizin için o kadar iyi çünkü ne kendisi ne de filmleri kenarda durmayı hak ediyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir