Aytaç Uşun Röportajı

Biri Altın Koza Film Festivali’nde Umut Veren Genç Erkek Oyuncu, diğeri de İstanbul Film Festivali’nde En İyi Erkek oyuncu ödülü olmak üzere rol aldığı üç filmden ikisiyle ödül alıp adından söz ettiren bir isimle, Aytaç Uşun’la sohbet ettik. Söze aldığı ödüllerden başlasak da o kelimenin tam anlamıyla “içimizden biri”, Kadıköy sakini. Aslen tiyatrocu olan ancak tiyatroyu da sinemayı da çok seven, yaptığı işe değer veren biri Aytaç Uşun. Dünyaya ait dertleri var, bizi biz yapan değerlerin ne olduğunun farkında. Bu nedenle kendisiyle demi kıvamında bir çay eşliğinde sohbet etmek bizi çok mutlu etti. Öyle ki uzun uzadıya birçok şeyden konuşsak da sohbetimizin bir bölümü sizlerle.

————————————————————————————————————————————————————

FS: Sizin filmografinize baktığımızda aslında hep yeni bir şeyler var. Silsile’de 21. Altın Koza Film Festivali’nde Umut Veren Genç Oyuncu ödülü aldınız. Ya da Toz Ruhu. İkisi de yeni bir şeyler vaadeden filmler. Son olarak da festivalde ödül alan Sarı Sıcak filminiz var. Sarı Sıcak nasıl bir film?

AU: Sarı Sıcak filmi bir karakter filmi. İbrahim diye bir karakter. İbrahim bulunduğu konumda sıkışan ve o sıkışmışlıktan kurtulmak isteyen bir karakter. Kendisini oraya ait hissetmiyor. Tır şoförü olma hayali var, tutkusu var. Tır şoförü olmak çünkü yola çıkmak, yolda olmak istiyor. Ancak baskın, muhafazakar bir baba var, buna izin vermeyen. Babasının izin vermemesinin yanında İbrahim’in tır şoförü olabilmesi için ehliyet de alması lazım. Ehliyet için de paraya ihtiyacı var. Bu parayı kazanabilmesi için çalışması gerekiyor. Babasının yanında çalışıyor ama para kazanmıyor. Sadece yemek için çalışıyor. Babası para vermiyor. İbrahim de babasından habersiz başka işlerde çalışarak kazanmayı deniyor. Babası nasıl kendi babasından işi devraldıysa oğulları da ondan devralsın istiyor. Abisi bu duruma razıyken İbrahim razı değil. Çünkü burada olmak istemiyor, tutkuları başka. Sıkışmışlık da burada aslında. Anneden, babadan, aileden ayrılış düşüncesi. Aileden ayrılış bir insan için küçük de olsa bir travma. Bunun dışında bir de altta ilerleyen ailenin kendi içinde bir sıkışmışlığı var. Maddi anlamda sorunları var ailenin. Baba işçilerden aldığı ürünleri komisyoncuya veriyor ancak para alamıyor. Baba para alamayınca işçiler para alamıyor. Bu da borç yaratıyor. Bu nedenle eve haciz geliyor ve bu haczi koydurtan kişi de yine komisyoncu. Yani bir İbrahim karakterinin bir de ailenin sıkışmışlığı var. Bu nedenle de o coğrafyaya, o toprağa, babasına, ailesine, çevredeki insanlara karşı hıncı var. Ailesi çaresiz kaldığında bu hıncı bir kenara bırakabiliyor. Bizim buradaki gibi aile sistemi yok. Birey yetiştirmiyorlar, bireyin özellikleri oluşmuyor. Burada öyle değil, bir birey olabilmen için ailen seni destekliyor. Maddi ve manevi olarak yapmak istediklerinde aileler destekleyebiliyor. Belki başta kabullenmedikleri, itiraz ettikleri olabiliyor. Ama senin hayatın olduğunun bilincindeler ve nasıl destek olabiliriz diye düşünüyorlar. Orada öyle bir şey yok. Senin hayatın aslında benim oluşturduğum hayat diyor. Sen sadece bunu yaşamak zorundasın. Ama İbrahim oradaki insanlardan farklı. Abisi gibi değil. Abisi babasının tarlasında çalışır, tok karnına da çalışır. Eşi ve çocuklarıyla hayatı boyunca böyle yaşayabilir. Ama İbrahim öyle değil. İbrahim sürekli birey olma yolunda ilerleyen bir kişi. Bilinçli mi yapıyor bunu, bilmiyorum. Bence yapmıyor. Sadece tutkusu için uğraşıyor. Ancak ailesine başkası tarafından zarar gelecekse her şeyi bir kenara bırakabiliyor. Mesela tüm aile aynı saatte yemek yer orada, bu bir kural. Şimdi İbrahim gecikmeye başladığı zaman, bir çalkantı başlıyor. Zaten babanın bir derdi var. Aileyi aynı sofrada görmek istiyor, İbrahim yok. İbrahim traktörle dışarıda. Çocuk para toplamaya çalışıyor tır şoförü olabilmek için, ehliyeti alabilmek için.

FS: Mehmet Özgür’le çalışmak nasıldı?

AU: Mehmet Özgür’le çalışmak güzel. İyi bir oyuncu ve bence görevini çok iyi yapıyor. Baba oğul bence çok iyi olduk. Onunla oynamak ayrı bir keyif. Normal hayatta da görüşüyoruz, çok iyi bir insan. Kendisini çok iyi tanıyor bence, kendisini çok iyi tanıdığı için yarattığı karakterler de çok iyi oluyor ister istemez. Sette durum şuydu zaten. Ben sürekli varım, 145 sahnenin 143’ünde varım, 2 sahnede yokum belki sadece. Mehmet Abi’yle kaç gün çalıştık bilmiyorum ama gayet keyifliydi. Onun dışında da zaten set ortamında abi kardeş olduk. Diğer oyuncular da çok iyiydi. Tarık Köksal, Kübra Teke, Cem Zeynel Kılıç gibi kalabalık bir oyuncu kadrosu var filmin.

FS: Baba-oğul ilişkisi olduğu için özellikle Mehmet Özgür’ü sormak istedik. Olayın en merkezindeki iki karakter olduğu için.

AU: Oynarken şunu hissettim, bana zarar geldiğinde baba olarak orada durabilen bir karakter. Mehmet Abi bana böyle hissettirdi. Bu da bizim ilişkimizden kaynaklı mı bilmiyorum. Evet bizim baba oğul olarak filmde bir iletişimsizliğimiz var ama bir şey olduğunda bilinçsizce bir anda birbirimizi koruma durumu çıktı mesela. Mehmet Abi dışında Tansu abi de çok destek oldu bana. Biz bu sette oyuncu koçuyla çalıştık, benim oyuncu koçum da Tansu Biçer’di. Tansu abi benim Türkiye’de en sevdiğim oyunculardan bir tanesi, çok iyi oyuncu. Türkiye’de iyi oyuncu olup aynı zamanda iyi eğitmen olan birisini bulmak çok zor. Tansu Biçer hem iyi eğitmen, hem iyi oyuncu. İyi bir insan. Şöyle bir durum oldu Tansu abiyle çalışırken. Taksim’de bir ofiste metin üzerinde çalışıyoruz. Karakter üzerine, senaryo üzerine, senaryoyu çözümleme üzerine orada oynuyoruz, orada konuşuyoruz. Ben Tansu Abi’ye hep şunu söyledim, ben Acıbadem’den yola çıkıyorum minibüse biniyorum, sonra vapura biniyorum, sonra tünele giriyorum. Çıkıyorum ve toprak göremiyorum. Bu hikaye toprakta geçiyor. Karakterin içine girebilmem için benim bu toprağa basmam lazım. Bu ofiste bir çözümleme yapıyoruz, senaryoyu çıkartıyoruz, karaktere yakınlaşmaya başlıyoruz. Deniyoruz, çalışıyoruz, Tansu abiye oynuyorum, o oldu dediği yerleri söylüyor ve sebeplerini konuşuyoruz. Ama reel bir şeyle karşılaşmam lazım diyorum. Yönetmenle ve yapım şirketiyle konuşup sete iki hafta önceden gittim. Çekimden önce orada yaşadım. Işıkçı, görüntü yönetmeni mekanları gezerken onlarla birlikteydim. Toprağı, patlıcan tarlalarını gördüm. Çünkü İbrahim bu topraklarda, tarlalarda büyüyen bir insan. Bu toprağı bilmezsem ne kadar samimi olabilir karakter. Gözlerime yansımaz zaten, içimde dolaşmaz. Tansu abiyle çalıştıktan sonra ben oraya gittiğimde karakterle çok daha haşır neşir olmaya, içselleştirmeye başladım aslında. Kaldığım odayı gördüm, derme çatma bir oda. Oyuncu koçumla çalışmaya gidiyordum ama akşam yattığım yatak bizim evdeki normal rahat yatağımdı. İbrahim’in yatağı ise bir tahta ve tahtanın üzerinde bir yorgandan ibaret. Zaten gittiğimiz yerler de çok naif yerler değil. İnsanı insan gibi hissettiren, seni sen gibi hissettiren yerler değil. Çok daha zorlu koşullar. Biz karakteri yaratırken çok kırılgan yaklaşıyoruz oyuncu olarak. Yönetmense hoyrat yanını görmek istiyor. Çünkü hikaye sert, karşılaştığı durumlar sert. Odasında bir boya yok çocuğun, tuğlaları görebiliyorsun. Cam yok zaten, muşambayı örtüyorlar, cam oluyor o size. Bu çocuk 20 yaşındaysa 20 sene burada büyüyor. Bir tane çivinin üzerine elbise asıyor. Hikayesi çok sert. Narı bıçakla kesmiyor, eliyle sertçe vurarak parçalıyor. Bu çocuk o topraktan çıkan bir insan. Filmde bunlar görünmüyor ama bu hikayeler karakteri sertleştirmeye başlıyor.

FS: Silsile’deki ödülün hayatınıza çok büyük etkisi oldu mu? Yoksa sadece bir bakış açısı mı kattı?

AU: Tabi ki oldu, bir sefer benim ilk filmim, ilk onunla tanındım. Silsile’nin çekimleri bitti, bir hafta sonra Toz Ruhu’na başladık. Silsile filminin yönetmeni Ozan Açıktan, cast’ını Harika Uygur yaptı. Aytaç film görüşmesi var, gider misin dediler? Ben de tamam giderim ne olacak dedim. Hayatta kaygı olmayınca oyunculuk çok daha rahat. Çünkü özen gösteriyorsun, her zaman özen gösteririm mesleğime ama hayati koşullar rahat olunca o zaman daha rahat davranabiliyorsun. Sonra gittim, bir sahneyi oynadım. Ertesi gün Ozan Hoca çağırdı beni. Ben Ozan Hoca’yı tanımıyorum. Daha yeniydim ve hayatımda tiyatrodan başka bir şey istemiyordum. Neyse ben filmi öyle sıradan bir film sanıyorum. Hayatımı dönüştürecek film olduğunu bilmiyordum. Ozan Hoca çağırdı. Yan rolün yan rolü. Filmde bir tayfa var ve karakter o tayfanın en alt rollerinden biriydi. Ozan Hoca’yla konuşmaya başladık, sohbet etmeye başladık. Ozan Hoca çok güzel bir insan. Hep söylüyorum, her oyuncunun çalışması gereken bir yönetmen Ozan Açıktan. Ben sende bir şey daha deneyeceğim dedi. Olur hocam dedim, oynarım. Ben senaryoyu bilmiyorum, bana senaryoyu yollamamışlardı. Aldı kamerasını çektikçe çekiyor, oynuyorum, o diyor ki bir tane daha yapalım. Böyle karşımda haz almaya başladı. Yardımcı yönetmen Burçin vardı, o da izliyordu oyun veriyordu bir yandan bana. Güzel bir şey oldu, sonra benim hayatımı değiştiren rolü, Kılıç’ı bana verdiler. Benim hala senaryodan haberim yok. Senaryo birkaç gün sonra önüme geldi. Ben oyuncu olarak rol ne olursa olsun, en saçma komedi filminde oynayacaksam bile senaryoyu tutkuyla okurum. O senaryoyu da heyecanla okumaya başladım. Kapattım ve şunu söyledim. Bu her oyuncunun isteyeceği bir rol. Bu tam kilit bir rol. Sonra başladık çalışmaya. Hayatımda hayran olduğum oyuncularla çalıştım. Benim özellikle hayran olduğum kadrolardan bir tanesi. Serkan Keskin, Esra Bezen Bilgin ki Türkiye’deki en iyi kadın oyunculardan bir tanesiydi. Hala da öyle, hiç değişmedi. Tardu Flordun zaten tartışılmaz, bence çok iyi bir oyuncu. Oynarken sahneyi paylaşan, açan yani kendisine oynamayan muhteşem bir oyuncu. Nehir abla da çok iyiydi, herkes çok iyiydi. Oyunculuklar muhteşemdi bence. Okuma provasına girdik. Okuma provasında zaten bir anda ayaklanmaya başladık. O kriz sahneleri bir anda gelişti. Ondan sonra işte ben okuduktan sonra Ozan Hoca mekanı gezdirdi. Küçük bir alan zaten. Ev dışında, bir Taksim İlk Yardım vardı. O da çok uzakta değildi zaten. O bölgede çektik. Ve gece filmi, ben o zamanlar dizi çekiyorum. Sabah dizi, gece Silsile. 24 saat setteyim. Arabada uyuyorum, beni setten alıyor diğer prodüksiyon. Ondan sonra zaten toparlayamadım kafayı. Sonra gerçek hayattaki insanlarla tanıştırdılar, tiner kullanan arkadaşlarımızla tanıştırdılar, geri dönüşümcülerle tanıştık, onlarla muhabbet ettik. Öyle bir şey oldu. Benim şansım hep yaver gitti, umarım bundan sonra da böyle olur. Benim oynadığım karakter 17 yaşında, geri dönüşümcülerle muhabbet ederken bir çocukla tanıştık 17 yaşında. Hayattaki tek varlığı da, benim karakterimde olduğu gibi abisi. Başka kimsesi yok. Annesi var aynı benim karakterimde olduğu gibi ama tek tutunacak dalı olarak abisi var. Abi mevzusu bizim için çok önemli. Böyle bir şans olabilir mi? Tamam dedim ben bu çocukla muhabbet edeceğim. Muhabbet etmeye başladık işte, soruyorum kimliğin var mı diye, yok diyor. Kimliği yok mesela çocuğun, bu kimliği olmaması zaten değişik bir his yaratıyor. Bir aidiyetsizlik. Baktığın zaman kimlikle dolaştığın zaman cebinde birisi size sorar, polis gelir gbt alır, bakar. Der ki evet sen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşısın. Ben bu ülkeye aidim. Onda öyle bir şey yok. Bu kimlik mevzusu aslında problem değil çocuk için, umurunda bile değil. Ama baktığın zaman bir sorumluluk da yüklemiyor çocuğa. Çocuğun tek sorumluluğu çöpleri karıştırıp geri dönüşüme malzeme satıp karnını doyuruyor. Hayatı bu kadar, başka sorunu yok. Belki mükemmel bir şey onun için. Bizim için belki çok zor hayat. Neresi olursa olsun bir ülkenin vatandaşı olarak onun kurallarına uymak bir sorumluluk. Onda öyle bir şey yok. Öyle bir kaygısı da yok. Eğer abinin başına bir şey gelirse ne yaparsın sorusuyla gittim çocuğa. Sorulur mu dedi. Ölümüne gider, intikamını alır. Bizim filmde de çocuğun abisine bir şey olduğunda haberi yok, abisinin nerede olduğunu öğrenmek istiyor, ama hep şunu söylüyor çocuk aman abime bir şey olmasın, bir şey olursa hiç hoş olmaz. Ve hiç de hoş olmuyor zaten. Çocuk evet baştan beri anlayışlı. Çünkü karakterde kötü iyi diye bir şey yaratmadık biz filmde. Filmin en güzel yanı bu bence. Hepsinin bir hayatı var. O hayatlarda kendilerine göre haklı sebepleri var. Böyle bir film. Benim hayatımı döndürdü tabi ki. Ben bu filmle kendimi bir anda festivallerde buldum, bir anda güzel şeylerle karşılaştım. Çünkü beni yönetmenlere tanıtan, beni oyunculara tanıtan, beni insanlara tanıtan karakter oldu. Bunun sebepleri işte Harika Uygur ve Ozan Açıktan. Bunlar oldu ve önüme böyle bir şans geçti. İnsanlara bu tanıttı beni ve çok güzel bir tanıtma oldu. Ünlülüğü hiç tasvip etmiyorum çünkü onun sorumlulukları çok ayrı. Ben öyle bunu istemiyorum. Bir insanda bir karakteri oynadım diye ve onun sonunda güzel bir şey çıktı diye böyle insandan öte bir şey düşünmelerini istemiyorum.

FS: Korkutucu mu geliyor biraz?

AU: Korkutucu geliyor. Ben bana hayranlık beslenmesini değil, filmde güzel oynamışsın veya yanlış oynamışsın denmesini isterim. O bana samimi geliyor. Bu film beni gerçekten çok istediğim insanlara tanıttı. Bu yüzden çok seviyorum. Evet bir yerde bu mesleğin popülaritesi var ama ben onun için yapmadığımdan popülerlik tarafını sevmiyorum.

FS: Bu biraz da sizlerin yani oyuncuların ellerinde olan bir şey değil mi? Tamam popülerlik sonucu belki sokakta yürüyemez hale gelebiliyorsunuz ama o samimiyeti kaybetmemek sizin elinizde değil mi?

AU: Ben metrobüse binmekten keyif alan insan yarın öbür gün binemezsem benimle alakalı değil ki. Oraya bindiğinizde gözler size dönmeyecek mi?

FS: Gelip bir şeyler sorulması, fotoğraf istenmesinden ziyade gözlerin size dönmesi bile rahatsız eder yani?

AU: Rahatsız ediyor. Ben görüyorum çevremizde var. Yakın arkadaşlarımız ünlü olan arkadaşlarımız. Ben yanlarında tanınmadığım için çok mutluyum. Çünkü ona bakıyorlar ve ben çok zor diyorum. Gerçekten çok zor. Bir kamera var ve onunla çektiler işte. Orada oynandı bitti. Bu kadar basit. Bunu büyütmeye insan ötesine geçirmeye gerek yok.

FS: Kutsallaştırmamak gerekiyor yani.

AU: Öyle. Bizim memlekette de dünyada da böyle. Bunu aşacağız ama. Bunun bir meslek olduğunu algılayacağız. Bir marangoz işini tutkuyla yaptığında ya da muhasebeci işini düzgün yaptığında ayağa kalkıp alkışlamıyorsun. Herkesin gözü ona dönüyor mu dönmüyor. Sadece bizim meslekte var ve şundan kaynaklı. Muhasebeci muhasebe işini yaparken sadece tek bir kişiyle iletişim kuruyor çünkü onun önünde kamera yok. Bize bir anda insanlar ulaşıyor. İzleyiciler oyuncuları güvenilir buluyor. Ama ben bir filmde çok güvenilir bir adamı oynarım. Belki Aytaç kimliği olarak kendi hayatımda gerçekten güvenilecek bir insan değilimdir, yarattığım karakter öyledir. Diyelim ki ben zaten tedirgin bir insanım gerçek hayatta bu insanlar gelip bana öyle davrandıklarında aslında hayatıma kötü etki etmiş olmuyorlar mı? Ben kaldıramam ki zaten. Kendim zar zor hayatımı yürütmeye çalışıyorum. Sen film karakterini alıp beni onunla eşitlersen olmuyor bu iş. Olmaz çünkü insanız ve dört dörtlük değiliz. Ne kadar bunun farkında olarak oyunculuğu yapsam da hayat hızlı ilerliyor ve sürekli gelişiyor. Eleştirileri okuyorum ama etkilenmiyorum. İyi eleştiriden de etkilenmiyorum kötü eleştiriden de etkilenmiyorum. Çünkü ben o filmi çektim artık. Sen yerin dibine sok beni etkilemez, sen beni tepeye çıkart beni etkilemez. Çünkü ben o filmi çektim, bana kurdular onu, geçti bitti o film. Sonra gelip şunu diyebilirsin. Aytaç bilmiyorum ama akmadı orada oyunculuğun diyebilirsin. Ben de sana dürüstlükle evet akmadı derim ve bunu konuşuruz. Bu çok güzel bir şey ve ben bundan keyif alırım. Ama öbür şeyleri reddediyorum diyorum. Popülariteyi, benim hayatıma ait olmayan şeyleri. Ben sadece bir aracıyım filmde. O bir yönetmenin filmi, yönetmenin dünyası, onun dünyasına hizmet ediyoruz. Onun için de keyif almaya çalışıyoruz ki keyif de alıyoruz. Biz burada atölyeler de veriyoruz. Ben hep şunu söylüyorum atölyemde. Oyuncunun tanımı oyun oynayan kimsedir. Kimse ne? Herhangi birisi. Orada oyuncu kimliğinin tanımında şu yazmıyor. Oyun oynayan Aytaç Uşun yazmıyor. Yani o işi alan kimse. Orada benim bir fakirleşmem söz konusu. Ben olmasam başkası olacak. Bunları insan olarak törpülediğinizde bence o zaman keyif alıyorsunuz meslekten. Türkiye’de çok oyuncu var, çok da iyi oyuncu var. Bunu söylemek gerekiyor. Oyuncu olarak ben bunu söylemeliyim. Dürüst olmalıyım. Türkiye oyunculuk yönüyle gelişen bir ülke şu an. İstanbul değil bir tek. Ben şu an bir film çekiyorum, orada da şehir dışından gelen oyuncular var ve çok iyiler. Onlarla sahne paylaşmak muhteşem. Bir tek İstanbul değil yani. Artık her yerde eğitimler var, her yere methodlar, eğitimler gidiyor. İstanbul’da doğan çocuğun hayatta sıkıntıları var. Ama modern hayata daha yakın sıkıntılar. Orada, öbür topraktaki insanın hayatı çok daha farklı. Çok daha başka kaygıları, dertleri var ve çok daha gerçek. İnsanın kalbine dokunan çok daha farklı sorunları var. Buradaki eğitimi oraya taşıdığında, oradaki oyuncu eğitim aldığında orada çok bambaşka oyunculuklar çıkıyor. Çok daha tutkulu seviyor bu mesleği. İstanbul’daki oyuncuyu üzmek istemem bunu söylerken. Ben de İstanbulluyum, Kadıköylüyüm. Çünkü yaşantısından kaynaklı, hayatında biriktirdiği şeyler farkındalıklar orada çok daha başka ve tertemiz. Burası çok karmaşık. Karmaşık olunca kendisini tanımlaması çok geç oluyor oyuncunun. Aldığı eğitimlerle yarattığı karakterler de karmaşık oluyor bazen. Çok farkında olmak zorunda. Ama oradakiler öyle değil. Oradan da geliyor oyuncu ve tertemiz. Tertemizler oynarken. Biz burada öyle değiliz. Burada işimizi yapmaya çalışıyoruz elimizden geldiğince. Gerçekten karmaşa var İstanbul’da. O topraktaki insanla bu topraktaki insan, İstanbul’da toprak var mı bilmiyorum tabi. Yok yani anca görsel için yapıyorlar. Bakıyorum böyle yollarda çiçekleri duvara yapıştırıyorlar. Çimenler falan var da oturmak yasak mı yasak.

FS: Yeni bir proje var mı?

AU: Sarı Sıcak’tan sonra ben iki film çektim. Silsile’den sonra işler geldi. Konservatuarda öğrenciydim, gidemedim. Yapamadım, bırakamadım konservatuarı. Zaten bu mesleği hayat boyu yapacağız dedim. Bir yerde mutlaka olacak. Öyle garip kaygılarım yok niye olmuyor diye. Olmazsa da olmaz. Şunu söyleyebiliyorum mesela, oyunculuğu bırakır giderim çayevi açarım, çay demle, çay dağıt. Sohbet muhabbet. Ben böyle bir oyuncuyum. Bana bazı işler geliyor. O işler garantici işler. Çünkü benim daha önce oynadığım karakterler. Soruyorum beni isteyen kişiye, neden ben diye. Bunu yapabileceğini biliyorum diyor. Ben de şunu söylüyorum. Ben bunu bir yerde oynadım. Onun değerli kalmasını istiyorum. Bu yüzden o işi reddediyorum. Yeni bir genç bulun benim yaşlarımda o çok daha iyi oynar diyorum. Ben bunu zaten yaptım. Ben oraya gelip işini görmek istemiyorum. Ben işimi yapıyorum ama o sette işini gören olmak istemiyorum yalnızca, ait de hissetmek istiyorum. Başka bir gence versen o daha iyi oynar, parlar. Yaparım ben oynarım da, çok da güzel yapmaya çalışırım ama onu çok daha tutkulu birisi yapar. O kişi belki parlayacak, sonra ben o kişiyle bir gün belki sahne alacağım. Bu yıl vizyonda olan bir filmde başta anlaştık. Orada bir rolüm olacaktı ama bir kısa film teklifi vardı. Onunla çakışınca ben kısa filmi tercih ettim. O iş paralı bir iş, kısa film parasız bir iş. Bunlar çok değerli şeyler. Ben söz vermiştim çocuğa. Aradım ve hayır sizinle çalışamam dedim. Bunlar çok insani şeyler ve güzel şeyler. Aslında mesleği bu yüzden de seviyorum. Kısa film dediğim de orta metraj bir iş aslında. Burada başlayıp Tekirdağ’da sonlanıyor. Çok da naif bir hikayesi var. Bana da çok farklı geldi. Ben bunda oynarım dedim yönetmene, benim yaşımda genç birisi Tolga Özdemir, o da çok mutlu oldu. Provalara başladık, dört sene oldu filmi bitiremedik. Yarıda kaldı. Çünkü küçük bütçe ve prodüksiyona yetişmiyor. Çok küçük bir bütçeyle buradan alıp Tekirdağ’a gitmek, kalacak yerler ayarlamak falan çok zor. Elimizden geldiğince bir şeyler yaptık ama olmadı, film bitmedi ama içinde bulunmak güzeldi. Ama bir gün çekeceğiz. Tolga’yla hala konuşuyoruz. Çok güzel bir hikayesi var. Kız kaçırıyor ama kaçıran karakter kaçıracak bir karakter değil. Kız çocuğu kaçırıyor yani. Ama nereye gittiklerini bilmiyorlar. Çok güzel bir yol hikayesi. Bu iş böyle aslında. Yönetmen sizi bir yerde görüyor, istiyor. Tercih edip etmemek sana bağlı. Sarı Sıcak farklıydı mesela benim için. Yönetmen de çok iyiydi. Fikret Reyhan. İlk filmi kendisinin. İngilizce öğretmeni. Ama çok muhteşem bir insan. O coğrafyada doğmuş büyümüş. Filmi çok güzel yazmış. Ben ilk okuduğumda da etkilendim. Sonra İkimizin Yerine isimli filmde küçük bir rol aldım. Sonra da Harika Uygur’la biz kısa film çektik. Kendisi yardımcı yönetmenlik yaptı. Yönetmen Çağan isimli bir arkadaşımız. Şimdi de Vodka Limon’un yönetmeni Hiner Saleem’le bir işe başladık. Adada çekiyoruz. Bitiyor o da. Orada bir bahçıvanın kambur oğlunu oynuyorum. Bu karakterin de aşamaları çok farklıydı. Harika Uygur sevdiği oyunculara çok güvenen bir insan ve beni destekleyen biri. O önerdi yönetmeni, yönetmenle konuştuk, anlaştık. Oyuncu kadrosu çok geniş. 30’a yakın oyuncu var. O da festival filmi. Çok enteresan ama. Bu film bir Fransız yapımı uluslararası bir iş. Türkiye’deki gişe filmlerine ayrılan bütçelerin kaç katı bütçeler var söylemeyeyim. Sadece kaç katı diyeyim size. Festivali geçtim, Türkiye’de gişe işi yapıldığında ayrılan bütçeden kaç kat daha büyük orada festival filmlerine hibe edilen para. Büyük ihtimalle sebebi şu. Türkiye’deki sanatın getirisi yok diye bakıyoruz biz. Niye parayı oraya harcayalım oluyor. Orada öyle değil. Orada gerçekten harcıyorlar ve sonucunda gelir elde edilmeyeceğini de biliyorlar ama orada toplumun bir bilinci oluyor. Toplumunu geliştiriyor. Çok akıllıca bir fikir. Biz nereye harcıyoruz paraları acaba. Gerçekten neye harcıyoruz, sanata niye yatırım yapmıyoruz? Sorular aslında cevaplarını getiriyor zaten. Yargıda bulunmak istemiyorum. O soruları sormak istiyorum. Çok güzel bir yazı okumuştum. Amerikalı bir sosyolog yazmıştı. Diyor ki Türkiye daha ortaçağı yaşamadı. Çünkü oradakiler öyle değil, orada yaşandı o buhran. Buradaki krizler bile küçük. Oradakiler dibi gördü ve sıçrayış yaptılar. Şimdi gayet bilinçli bir toplum haline geldiler. Türkiye öyle bir şey yapmadı. Yani Türkiye’de öyle sert bir dibe vurma olmadı. Geriye gideceğiz galiba, o sosyolog öyle söylüyor, sonra bir sıçrayış yapıp düzeleceğiz. Biz şunu söylüyoruz. Böyle bir dibi görmeye gerek yok. Eğitimle hallolur, yüz senede düzelir. Ama gerçekten bunu yapabilecek miyiz?

FS: Peki biraz da tiyatrodan konuşalım. Mesleğe başlarken sadece tiyatro düşünüyordum diyorsunuz. Sinema şu an hayatınızın neresinde? Hala sadece tiyatro mu önceliğiniz?

AU: Yok tabi. Bir şeyler olmaya ve gelişmeye başladıkça siz hiç aklınızda olmayan şeyleri hayal etmeye başlıyorsunuz. Bir şey akarken kendinizi geri çekemezsiniz, çekmek de zordur zaten. Ama bundan mutluyum. Sinemada bir şeyler olmaya başladı, sinemada da gidiyorum. Sinema farklı bir dünya, tiyatro çok farklı bir dünya. Tiyatro uzun soluklu bir iş. Sinema öyle değil, sinema bir veya iki ay sürer. Sonra ertesi gün duvara bakarsınız. Ama tiyatro öyle değil. Tiyatroda sabah gelirsiniz yer temizlersiniz. Gidersiniz çay yaparsınız, oyun okursunuz, etkinlik düzenlersiniz. Yapacak çok şey var tiyatroda. İnsanı var eden ve devam etmesini sağlayan yer tiyatro. Ama sinema öyle değil. Siz sadece bir aracısınız oyuncu olarak. İşçisiniz, sinemada oyunculuk işçiliktir. Çünkü onun dünyasına hizmet ediyorsun. Işıkçı da, sesçi de biz oyuncular da işçiyizdir. Ne için? Yönetmen için. Senarist için hatta. Senaristin dünyasını oluşturmak için. Her şey senaryodan başlıyor. Eğer kendisi yazmadıysa yönetmen de işçi oluyor. Benim için tiyatro hala en önde. Hep de öyle kalacak zaten. Sinema devam ediyor, hayatım boyunca olacak. Sinema çok güzel bir şey. Başka bir tutkusu var onun çünkü. Evet dijital bir dünya sinema. Baktığın zaman tiyatroyla oyunculuk yöntemleri çok farklı. Sinemada yönetmen kestik dediğinde o karakteri taşımaya devam etmen gerekir. Daha karmaşıktır orası. Sete girdiğinizde bir sürü hazırlık sürecinden geçersiniz. Belki çekeceğiniz sahne bir dakikalık bir sahnedir, belki otuz saniyelik bir sahnedir. Oynarsınız ama bir sonraki sahne için karakteri bir bırakıp yeniden almanız gerekir. Orası biraz karışıktır. Ama iyi çalışıldığında çok rahattır. Mesela Sarı Sıcak’ta çok iyi çalışmıştık, sadece çekmek kalmıştı. Çok rahattı. Yönetmen çok iyiydi. Bir iki yerde karışmak dışında pek müdahale etmesine gerek kalmadı.

FS: Bu güzel sohbet için ve vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

AU: Ben teşekkür ederim.

 

1 yorum

  • Ertuğrul gül dedi ki:

    Böyle bir röportaj verebilen oğluma çok teşekkür ediyor mütevazı fikirleri içinde ayrıca kutluyor başarılarının devamını diliyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir