Aşk

(Dikkat! Bu yazı filmin finalini ele vermektedir.)

Bir aşk hikayesi anlatırken iki insana ihtiyaç duymayan filmlerin çağındayız. Buna şaşmamak gerek. Zira günlük hayatımızda hiç kimseye ve hiçbir şeye dokunmadığımız kadar sıklıkla ve tutkuyla akıllı telefonumuza dokunduğumuz, hatta muhteremle alenen flörtleştiğimiz, örneğin karnı acıkınca priz bulmak uğruna her türlü fedakarlığa katlandığımız, başkalarınınkiyle karşılaştırırken kendimizinkini aslanlar gibi savunduğumuz, basitçe ondan ayrı bir hayat düşünemediğimiz, o yokken nasıl yaşadığımızı hatırlamadığımız, aslında tuhaf mı tuhaf ama içinde yaşarken her şeyin yolunda gibi göründüğü bir çağ bu. Telefonlarıyla, bilgisayarlarıyla, tabletleriyle, yanlarından ayırmadıkları teknoloji harikası “sihirli kutularla” yıllanmış, ciddi ilişkiler yaşayan bizler için, bir aşk hikayesi zaten iki insanı kapsamak durumunda değil. Bu yüzden, Spike Jonze “Her”ü daha doğru bir zamanda çekemezdi herhalde. Düşünsenize, çok da uzak olmayan bir geçmişte sinema, seyircisine teknoloji harikası beyinlerden ölesiye korkmayı öğretmekteydi. Bilgisayarlar, işletim sistemleri veya yapay zekalı robotlar, adına her ne derseniz deyin, birçok kez tekinsiz kötü adamlarla aynı koltuğa oturdular. Değil onlarla aşk yaşamak, karşılarına geçip iki çift laf etmek bile cesaret istiyordu. (Dışarıdan insan gibi görünen robotlarla kurulan ilişkileri bu gruba dahil etmiyoruz, zira onlar insana benzetilerek ilişkinin hazmını kolaylaştırıyorlar.) Ancak zaman değişti işte. Bir işletim sistemiyle aşk yaşayan adamın hikayesini, filmdeki “yakın gelecek” dokunuşlarına rağmen, şimdiki zamanda geçiyormuşçasına benimsedik. İşte Jonze’un zamanlamasının önemi burada yatıyor.

Bilimkurgu, romantizm ve dram türleri arasında şekillenen öykünün bilimkurgu kanadını türün doğasına ters bir şekilde gelecek fikrine hiç yabancılaşmadan sarıp sarmalıyoruz. Böylece elimizde kalan romantik dram formülü, filmin kaderini de tayin edecek kadar güçleniyor. Ve neyse ki karşımızda harika bir öykü, buruk tebessümler içinde kulak kabarttığımız ilgi çekici diyaloglar, şapka çıkartılacak bir görüntü ve sanat yönetmenliği, anında hayallere daldıran bir müzik çalışması ve sapasağlam bir kurgu var. Duygusal yoğunluğu perdeden taşan performansları da unutmamalı. Öyle ki, romantik dram böylesi bir servete alışık olmayabilir.

“Her”ün yarattığı etkinin bu kadar olumlu olmasının başka nedenleri de var elbet. Bu nedenlerin tümü, filmin düşmesi son derece muhtemel birçok tuzağa düşmediği anlaşıldıktan sonra kendi kendine oluşuyor sanki. “Her”ü sadece sevimli ve hüzünlü bir aşk filmi olmaktan çıkarıp, onu harikalar yaratan kimi orijinal senaryoların ikamet ettiği sinemanın yaratıcı kanadının baş tacı filmlerinden biri yapan nedenler bunlar.

Filmi değerlendirirken, filmin iskeletini ayakta tutan işletim sistemi portresini çok dikkatli incelemek gerekiyor. Kendine Samantha ismini veren bu sistem, ilk konuşmaya başladığı andan itibaren kanlı canlı bir kadın izlenimi yaratıyor seyirci üzerinde. Bunun başlıca nedeni, onu seslendiren Scarlett Johansson’ın ses tonuna son derece aşina olmamız ve onu dinlerken sesin sahibinin fiziksel görünümünü otomatik olarak gözümüzün önüne getirip tabloyu tamamlamamız. Eğer onu, sesine aşina olmadığımız bir başkası seslendirseydi, Samantha’ya aşık olmak bu kadar kolay olmayacaktı, orası kesin. Johansson’ın filme getirdiği en büyük kazanım, Jonze’u somut olarak karakteri ete kemiğe büründürmekten kurtarması. Böyle bir filmin düşeceği en büyük tuzaklardan biri de tam olarak bu: Samantha’yı bir işletim sistemi olmaktan çıkarıp onu bir insan bedenine hapsetmek ve herkesin işini kolaylaştırmak. Filmde Samantha’nın bir insan gibi hissetme hamlesi, bu hamlenin gerçeğe dönüştüğü takdirde büyüyü nasıl da bozacağını kanıtlar nitelikte. Ek olarak, Samantha’nın insan olmaya dair içinde büyüttüğü derin merak, filme çok anlamlı bir Pinokyo alanı da açıyor.

“Her”ün önündeki bir diğer tuzak da, bu geleneğin geçmişteki gücü göz önünde bulundurularak, yapay zekanın kötücüllüğü üzerine gidilmesi ve seyirciyi bu yönde bir dönüşüme maruz bırakmaktı. Samantha’nın er geç dönüşeceği, “karanlık” tarafa geçeceği, bir şeylerin intikamını alacağı, bir tür “öldüren cazibe”ye dönüşeceği ve bu yolla kırılgan aşkın anısını yerle bir edeceği korkusuyla geçen ilk yarının ardından, Jonze’un böyle bir niyeti olmadığını anladık ve hayli rahatladık doğrusu. Ne mutlu ki, film kendi türüne ihanet etmiyor, Samantha’yı kırgın, kafası karışık, mutsuz bir kadına çevirerek dönüştürmeyi akıl ediyor. Bu, başından sonuna dek adeta içinde yaşadığımız, bir parçası olduğumuz bu melez ilişkiyi normalleştiren, “sıradanlaştıran”, hatta ona, araya giren üçüncü bir kişiyle oldukça tanıdık bir sorunlar dizisi kazandıran bir hamle. Yüksek belli pantolonların ve başkaları tarafından kaleme alınan kişisel mektupların çağında, ilişki filmlerinde kadınlara atfedilen bir ayrılık sebebi olarak, ona yetmemeye başlayan ilişkisini sonlandırmayı seçen bir işletim sistemi ile aldatılmaya ve paylaşmaya katlanamayan bir erkeğin yollarını ayıran yönetmen, benimsenebilir bir gelecekte benimsenebilir bir aşk hikayesi anlatıyor. Sıradışı aşk öyküsüne sıradan özellikler atfederek, bizden birinin hikayesine dönüştürüyor. Böylece “romantik hüzün” diye adlandırabileceğimiz yeni bir melez türün resmi açılışını yapıyor. Hem de bunların hiçbirine pabuç bırakmayacak bir türün, bilimkurgunun kanatları altında! Bu, etkileyici değilse nedir?

Bu yazı FikriSinema’nın açılışı için Milliyet Sanat yazarlarından Selin Gürel tarafından özel olarak yazılmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir