Aşıklar Şehri

Geçtiğimiz yıl Whiplash ile bizleri mest eden Damien Chazelle’in ikinci uzun metraj filmi La La Land bu yılın en heyecanla beklenen ve beğenilen filmlerinden biri. 1985 doğumlu genç kuşak yönetmen Chazelle, La La Land ile Hollywood müzikallerinde iyi bileşenlerin bir araya gelmesi durumunda asla kötü sonuç vermeyeceğini çok net gösteriyor: Sanatın her dalına tutkun bir yönetmen (Chazelle), modernize edilmiş klasik bir sevda hikayesini konu alan çok iyi bir senaryo (Chazelle,) daha ilk bakışta bile kimyalarına ikna olduğumuz genç, güzel ve yetenekli oyuncular (Gosling, Stone), seyirciyi asla filmden koparmayacak soundtrackler (Hurwitz) ve renk, sahne ve görüntü kullanımında harikalar yaratan bir sanat yönetmeni (Austin Gorg). Formülün her bir adımında bu denli başarılı olunduğundaysa ortaya La La Land gibi tek kelimeyle leziz bir film çıkıyor.

Chazelle’in senaryosu tam da içinde bulunduğu kuşağı temsil ediyor. Hayatlarının asla ekranlarda ya da filmlerde onlara gösterildiği gibi “eksiksiz ve mükemmel” olmayacağının farkında olan, bunu mutluluk ve ağırbaşlılıkla kabullenen, her durumda hayallerinin peşinden ümitle koşmaya devam eden tutkulu ve çalışkan gençlerin dupduru aşklarının ve sade yaşamlarının hikayesi geliyor karşımıza. Mia ve Seb mükemmel, başarılı, yetenekli sanatçılar, dansçılar, müzisyenler, yazarlar veya oyuncular değiller. Zaten La La Land’in bana göre en başarılı dikkat çektiği konu da bu: ne olduğumuz mu daha önemli, yoksa ne olmak istediğimiz, arzularımız, ümitlerimiz, hayallerimiz mi? Sinemaya sadece mükemmel performanslar izlemeye mi gideriz? Yoksa hüznü, neşesi ve tutkuları ile “gerçek insanı” görmeye, kendimizden bir parça bulmaya mı?

Chazelle’in bu iyi senaryo ve kurgu çerçevesine son yıllarda kariyerleri pırıl pırıl parlayan iki oyuncuyu (Stone, Gosling) yerleştirerek yaptığı hamle ise filmi birkaç basamak daha yukarı taşıyor. Hayalleri peşinden koşarken birbirlerini karşılıksız destekleyen bu iki gencin arasındaki ilişki basit bir aşk ilişkisinden de öte aslında; birbirini besleyen, destekleyen, narin ve kırılgan birer masal kahramanı gibiler. Öte yandan film bir ayağını her zaman yerde tutarak bizi gerçeklikte tutuyor, Mia ve Seb’in yaşadıkları bize hayatın asla hayaller gibi parlak olamayacağını çok naif bir şekilde gösteriyor.

Yoğun ve başarılı renk kullanımı ile ilk dakikalarda müzikal havayı veren görüntüler film boyunca giderek daha da tatlanıyor. Bir bakıma büyülü gerçekçilik akımına da göz kırpan film, görüntü ve renk seçimleri ile Mia ve Seb’in büyülü dünyalarını görsel açıdan çok iyi yansıtıyor seyirciye. Filmin final sahnesi ise bana göre yıllarca unutulmayacak güzellikte ve sadelikte; milyonlarca olasılık dahilinde yaşadığımız hayatlarımızın küçük bir özeti gibi.

La La Land insanların daima neşeli olduğu, herkesin dans ettiği, şarkı söylediği bir müzikal değil. Bir “sonsuza kadar mutlu” hikayesi de değil. İki gencin hayallerinin peşinden koşma hikayesi. Hepsi bu. Ancak bu hikaye Chazelle’in ellerinde bir sinema salonunda izleyebileceğimiz en tatlı en güzel rüyaya dönüşüyor, gerçek olmadığını adımız gibi bildiğimiz halde etkisinden uzun süre çıkamadığımız o naif rüyaya.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir