Anne

Aronofsky’den Sert bir Tanrı Eleştirisi

Yıllarca neden çektiğini sorguladığımız Noah ile teolojik bir serüvene çıkan Darren Aronofsky bu kez gözünü karartıp çok farklı bir işe girişmiş ve Mother! ile sert bir Tanrı eleştirisi yapmayı denemiş. Bir sanatçı olarak Tanrı’nın bencilce hareketlerinin sonucunu ele alan Mother! yaradılış, ilk insan, ilk günah ve cennetten kovulma gibi mitlere alegorik yaklaşımıyla Darren Aronofsky’nin belki de en kişisel filmi.

Pi, Requiem for a Dream, The Fountain ve Black Swan gibi oldukça sevilen yapımlara imza atan Darren Aronofsky kuşkusuz Amerikan yeni kuşak sinemasının en parlak yönetmenlerinden biri.  Neredeyse çoğu sinemaseverin en’leri arasına girmeyi başarmış filmlerle dolu bir filmografisi var. Hal böyle olunca her filmini merakla beklediğimiz Aronofsky, Black Swan’dan sonra Noah’ı çekerek içe dönük bir sinemanın sinyallerini vermişti. Mother! ile de bunu kanıtlamış oldu.

Mother! Aronofsky’nin, geçmiş yaşamındaki iyi-kötü deneyimleri ölçüp tartıp, teolojik soslar eşliğinde çektiği bir film. Yani kimseyi memnun etme kaygısı olmadan çektiği, izlerken hem kendi yaşantısını hem de dünyayı ve yaradılışı görmek istediği gibi çektiği bir film. Bu yolda İncil’den de esinlenerek oldukça kaotik, hakiki gerçekleri gösteren bir tablo yaratmak istemiş. Ve nihayetinde de, tıpkı filmde ilham arayan Tanrı gibi tüm materyallerini toplayıp, kimseden çekinmeden kendine has bir yaradılış hikayesine imza atmış. Bunu yaparken kattığı alegorik atmosferin puslu olmasına önem vermeyerek her şeyi açık ve net bir şekilde vermeyi tercih etmiş.

Mother!’ın başlaması ile insanlardan uzakta yaşayan bir çift portresi ile karşılaşıyoruz. İsimsiz olarak, evi çekip düzenleyen kadın (Jennifer Lawrence) ve yeni eserini yazmaya çalışan adam (Javier Bardem)  olarak tanıdığımız karakterlerin hayatları stabil bir şekilde ilerlerken, daha sonra hayran olduğunu öğreneceğimiz yabancı biri eve gelir. Adamın misafir olarak evde kalmaya başlaması ‘ev sahibesini’ rahatsız etse de ‘sanatçı adam’ bundan gayet memnundur. Daha sonra hasta adamın eşi de gelince, bu durum ev sahibesi için katlanılamaz hale gelir. Olaylar bununla bitmeyip bir de bu misafir çiftin çocukları da gelir ve artık olayların geri dönüşü yoktur ev sahipleri için. Gelen-gidenlere baktığımızda alegorik bir film olduğunu da hesaba katınca, misafirlerin Adem ve Havva, çocukların ise Habil ve Kabil’in yansımaları olduğunu görüyoruz. Tüm bu alegori temelini oluşturduktan sonra ‘sanatçı adam’ın Tanrı, ‘ev sahibesi’nin ise doğa ana olduğunu çok geçmeden farketmek mümkün. Evde ilk günahın da işlenmesiyle ev halkının keyfi bozuluyor tabi ama gelenin gideni aratacağı bir serüven de o zaman başlıyor. Aronofsky filmin hiçbir anında bu alegorik yapıyı saklama gayretine girişmemiş. Yani filmi ‘ya ilk insanı, ilk günahı ya da ilk öldürme arzusunu çok basitce işlemiş, kendini çok belli ediyor’ gibi düşüncelerle eleştirmek yanlış olur. Çünkü yönetmenin bilmediğimiz şeyleri anlatmak gibi bir kaygısı yok, aksine bildiğimiz şeyleri gözümüze sokarcasına düşünmemizi sağlıyor. Bencil Tanrı’nın dünyayı (doğa ana) ne hale getirdiğini vurgularken, savaşlar, acılar ve yarattığımız kaos ile doğanın aldığı her darbede hepimizin payı olduğunu hatırlatıyor. Tüm bunları bir ev ve birkaç karakter aracılığıyla yaparak böylesi bir zenginliğe girişmiş bir filmi beğenmemek o yüzden çok lüks geliyor bana.

Evet Mother! aynı zamanda sert bir Tanrı eleştirisi de sunmakta. Bir şeyler yaratmakla meşgul bir Tanrı’nın kendi tatminkarlığından başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor oluşunu ve verdiği tüm kararların aşırı bencilliğin bir getirisi olduğunu görüyoruz film boyunca. Yeni bir şey yaratayım derken hem insanlarını unutuşu hem de onları güzel olanla tanıştırıp bunu yasaklaması ve sınırsız bir itaate zorlaması kibirden başka bir şeyle açıklanamıyor. Bu sebeple insanın kötüye doğru evrilişi ve doğa ananın başına gelenlerde Tanrı’nın dolaylı da olsa etkisi oldukça büyük. Zaten film boyunca işlenen Tanrı figürünü sevebilmek imkansız, iyi ve doğru olanla alakası olmayan davranışlarıyla izleyenleri oldukça rahatsız ediyor.

Aronofsky’nin teolojik serüvenindeki tüm bu yaradılış alegorilerinden ziyade filmin farklı bir arka planı da mevcut. O da yönetmenin geçmişi. Filmi tanıtırken kendi yaşamından izler barındırdığını söyleyen Aronofsky için film, hayatında belli bir süre yer etmiş insanlara -özellikle kadınlar- karşı da bir itiraf mahiyetinde. Tıpkı bir Tanrı gibi bencilce yaşadığı sanat serüveninde kırdığı ve ahını aldığı kalplere gönderme yapmayı da ihmal etmemiş yönetmen.

Sonuç olarak Mother! pek çok açıdan üstün bir film. Yalnız bir ev metaforu ile ele aldığı telolojik anlatı gerçekten takdiri hakediyor. Bütün karakterlerin climaxlerinin kusursuz işlenmesiyle sinematik haz dediklerini Mother! ile yaşamak mümkün. Jennifer Lawrence’ın oyunculukta kademe atladığı, Javier Bardem’in ise antipatik (tanrı) bir karakterle dahi olsa rolünün hakkını veriyor olması filmin en önemli artılarından biri. Sinema dünyasını ikiye bölmüşken Mother!’ı bir de siz izleyin ve tarafınızı seçin derim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir